29 Eylül 2009 Salı

"Durmuş Yılmaz En Bağımsız Merkez Bankası Başkanı"

Eski Merkez Bankası Başkanı Yaman Törüner'in bugünkü yazısında güzel bir bağımsızlık tanımı ve Durmuş Yılmaz için cesur bir övgü var:

"...Bu açıdan bakıldığında, Durmuş Yılmaz, şimdiye kadarki en bağımsız Merkez Bankası Guvernörü olmaya hak kazanmıştır."

28 Eylül 2009 Pazartesi

6 Kilo Üzüme Çamaşır Makinası

Referans'tan Jale Özgentürk'ün Corvus marka şarapların üreticisi, Bozcaada'ya yerleşik mimar Reşit Soley ile yaptığı söyleşi Türkiye'de şarap üreticiliği açısından ilginç ve doyurucu bilgiler sunuyor. Bu söyleşiyi okuyana kadar şarap üretiminde Türkiye'nin bu kadar büyük bir potansiyeli olduğunu bilmiyordum. Tavsiye edilir.

Söyleşi'de Reşit Soley'in anlattıklarından bazı alıntılar şu şekilde:

...Türkiye'de binin üzerinde üzüm çeşidi var. Bu inanılmaz bir potansiyel, bugün bizden sonra sırada 400'e yakın çeşitle Yunanistan var. Çoğu da bizden gitme zaten. Bir konferansta bundan bahsettiğimde İspanyollar, İtalyanlar inanmadı...

...Bakın ben altı şişe şarabımla, bir tane çamaşır makinesi alabiliyorum. 6 şişe yani 6 kilo üzümle bir çamaşır makinesi alabiliyorum. Bana Türkiye'de bu anlamda katma değer yaratabilen bir başka sektör gösterin!...

...Çünkü yaratılan katma değer bire yetmiş, bire yüz, bire iki yüz, bire bine kadar gidebilecek. Bunun bir strateji halinde yapılması lazım. O stratejinin de uzun dönemli bir politikası olması lazım, devlet politikası gibi...

...Bence buradaki strateji "şarap yapmak yasaktır" demeden yasaklamak. Bu söylenirse, çıkacak reaksiyondan korkuluyor. Bunun dinle imanla ilgisi yok. Ben dinimi imanımı kimseyle konuşmam. Açık yüreklilikle yasak desinler...

...Yıllarca sektörün büyük firmaları tekelcilik yaptı. Kavaklıdere, Doluca ceza da yedi. Ama hâlâ bu uygulamalar sürüyor. Biz şimdi çatır çatır restoranlara giriyoruz. Bu kez de garsonları satın alıyorlar. Yani sünnet düğünlerinde altın takmaktan, çocuklarını yurtdışında okutmaya kadar...

Cep Telefonu Bankacılığı

Hayır, bizim bildiğimiz gibi cep telefonundan bankacılık işlemleri değil.

Economist'in bu haftaki kapak konusu. Özellikle, fakir ülkelerdeki yetersiz altyapı, kötü yollar, yavaş posta hizmetleri gibi nedenlerle kısıtlı olan bilgi akışı cep telefonlarının kullanılması ile hızlanıyor. Hatta haberin başında ilgi çekici bir saptama var: Dünya Bankası'na göre 100 kişinin kullandığı cep telefonu sayısındaki 10 adet artış GSMH'ye %0,8'lik artış katıyormuş. Müthiş bir durum.

Haberin asıl konusu ise cep telefonu ile para transferi hatta mevduat tutmakla ilgili. Özellikle Afrika'da yaygın olan bu tür uygulamlarda cep telefonunun SMS özelliği ile şehirdeki afrikalılar, kırsal-orman bölgelerdeki ailelerine para gönderebiliyor kolayca. Aileler ise SMS kodu ile o parayı yerel bir bakkaldan, mağazadan alabiliyor. Hatta güvenli bir şekilde operatör hesaplarında para da biriktirilebiliyormuş bu şekilde.

Mobil iletişimin insanlığa kattığı verimlilik olağanüstü. Daha önce sekreter, evrak memuru, telefon, faks, vb. gerektiren işlemler için artık bir cep telefonu yetiyor. 3G'sidir internernetidir falan da var ki bombastik.

24 Eylül 2009 Perşembe

DG Comp'un Intel Kararı Yayınlandı

Karar burada. (Burada da nitelikli bir özeti var)

1 milyar 60 milyon Euro'luk cezaya karşı genellikle kanıt eksikliğine ilişkin eleştirilere cevap olarak doygun kanıtlar ortaya konuluyor. Cillobi e-mail kanıtlar, amacı gösteren yazışmalar var.

(Bu arada karar da maaşallah bi text book kadar olmuş -517 sayfacık-)

ABD-AB Rekabet Otoriteleri Savaşı Volume-I

GCR'dan bir haber.

ABD Kongre üyesi 22 milletvekili, ABD Adalet Bakanlığı ve Federal Ticaret Komisyonu'na (FTC) bir mektup yazmış. Mektup Avrupa Birliği'nin rekabet otoritesi olan Avrupa Komisyonu'nun ABD'li şirketlere davranışını şikayet ediyor ve Avrupayı "korumacılık"la suçluyor.

Tabi mektup bir anlamda kızım sana söylüyorum gelinim sen anla modunda.

Mektupta Microsoft, Qualcomm, Google, IBM gibi ABD teknoloji şirketlerinin Avrupa Komisyonu Rekabet Genel Müdürlüğü (DG Comp) tarafından hakim durumun kötüye kullanılması yaptırımlarıyla karşılaşması eleştiriliyormuş. Özellikle DG Comp'un Intel'e verdiği 1 milyar euro'luk cezadaki tüketicilerin zarar gördüğüne ilişkin kanıt eksikliği vurgulanıyormuş.

Aslında bu rekabet regülasyonunda son dönemlerde iyice hissedilen AB-ABD çekişmesinin bir sonucu. İlgili haberde de bahsediliyor; ABD'li vekillerin asıl amacı Çin'e kadar yayılan AB Rekabet regülasyonun anlayışına karşı ABD anlayışının yaygınlaştırılması gerektiğine yönelik çabanın gündeme gelmesi. Gerçekten de DG Comp'un yaptırım uyguladığı hakim durumun kötüye kullanılmasına ilişkin olaylarda ABD'nin yaklaşımı oldukça farklı oluyor. Rekabet hukukuyla ilgili çevreler AMD'yi dışlamaya çalışan Intel olayında, tüketici fiyatlarının aşağı inişini sürdürmesi nedeniyle ABD otoritelerinin -eğer olayı ABD inceleseydi- DG Comp'un aksine müdaheleci olmayan bir yöntemi seçeceği konuşuluyor.

Mektuptaki bir ifade şöyle: "...aksi taktirde DG Comp rekabetle ilgili meselelerde de facto süper regülatör olacak ve onun yaklaşımı dünya ticaretini şekillendiren unsur olacaktır. Hatta DG Comp hali hazırda kendi rekabet politikasını Çin gibi gelişmekte olan ülkelere ihraç etmek için milyonlarca euro harcamaktadır."

21 Eylül 2009 Pazartesi

Alkollü Araba Kullanan Babalar ve Oğullar

Aşağıda abstactını aktardığım makale Maryland ve Stockholm Üniversitelerinden Hjalmarsson ve Lindquist'in.

Araştırdıkları konu ise alkollü araba kullanan ebeveynlerin (araştırma aslında babalara yoğunlaşıyor) çocukları da alkollü araba kullanmaya meyilli midir sorusunun yanıtı. Kuşaklar arasında alkollü araç kullanımı korelasyonunu bulmaya çalışan bu araştırmada 1953-1985 yılları arasında doğan ve 1963 yılında Stockholm şehir merkezinden yaşayan 15117 birey hakkındaki kayıtlar başta olmak üzere değişik otorotilerin tuttuğu kayıtlar incelenmiş ve regresyonlar yapılmış.

Sonuç ise etkileyici: Babası alkollü araba kullanan çocukların, babası alkollü araba kullanmayan çocuklara göre 2,59 kat daha fazla alkollü araba kullanım cezası aldıkları görülmüş. Bu ilişkinin temelini araştırırken bu ilişkinin babalardan oğullara geçen özel bir davranış transferi mi yoksa kuşaklar arası etkileşimin genel bir sonucu olup olmadığına dair de bir ayıklama yapılmış.

İlgi çekici bir makale.

(Benzer bir araştırma da Radikal'in bir haberinde var: "Yüzük parmağı işaret parmağından uzun olan erkeklerin tehlikeli araç kullandıkları ve daha saldırgan oldukları belirlendi")




Driving Under the Influence of Our Fathers*
September 7, 2009
Randi Hjalmarsson
University of Maryland
Matthew J. Lindquist
Stockholm University
Abstract
This paper studies intergenerational correlations in drunk driving between fathers and their
children using the Stockholm Birth Cohort. We find strong evidence of an intergenerational
drunk driving relationship. Cohort members who have fathers with a drunk driving record have
2.59 times higher odds of having a drunk driving conviction themselves than cohort members
with non-drunk driving fathers. We then go on to investigate the underlying mechanisms that
give rise to these correlations. The results provide compelling evidence that at least some of this
relationship represents a behavior-specific transference from fathers to their children.
Specifically, much of the raw father-child drunk driving relationship persists over and above
controls for a number of potential explanations, including that the relationship is: (i) a by-product
of parental alcoholism, (ii) symptomatic of a general pattern of non-law abiding behavior, (iii)
attributable to inherited ability and physical characteristics, and (iv) accounted for by common
background variables or social factors. We then go on to show how this mechanism may change
over time. As cohort members age into adulthood, the father-child drunk driving relationship
appears to be driven by a more general behavioral transference mechanism and can be accounted
for by parental alcoholism and non-law abiding behavior.
Keywords: alcohol, crime, drunk driving, illegal behavior, intergenerational crime,
intergenerational mobility, risky behavior.
JEL codes: J62, K42.
*

12 Eylül 2009 Cumartesi

IMF: "Türkiye'nin Makroekonomik Veri Kalitesi Yüksek"

İstatistik, bir ülke hakkında herhangi (sosyolojik, iktisadi, kültürel vb) bir toplumsal yorum yapmanız için ihtiyaç duyulan ve yegane somut dayanaktır. Her ne kadar "istatistik yalan söylemenin en kolay yoludur" dense de iki gıdım istatistik okumayı bilen, bi gıdım matematik anlayan insanların rızaları dışında istatistikle kandırılmaları olasılık dışıdır. Ancak burda temel olan şey "doğru" istatistiktir.

Doğru istatistik olmadan ülke hakkında "tüketiciler daha fazla borçlanıyor" ya da "insanlar mutsuz" veya "eğitim kalitemiz düşüyor" gibi yorumlar yapmanız olası değildir. Tek kötü sonuç bu yanlış yorumlar da değildir. Bir ülkeyi eleştirmek için de yüceltmek için de anlamak için de ihtiyaç duyduğumuz bu verilerin doğru olmaması makro politikaları, kestirmeleri, planları etkiler ve merkezi planlamayı ve bu istatistikleri kullanan ajanları yanlış yönlendirerek çarpan etkisiyle katlanan olumsuz sonuçlara neden olur.

İktisadi yazılar yazan Türk köşe yazarlarının karşılıklı atışmalarında da genelde bir tarafın istatistiklere dayanarak ortaya koyduğu savlara karşı diyecek bir şey bulamayan karşı taraflar istatistiklerin güvenilmez olduğundan dem vurur; Türkiye'de istatistiklere dayanarak konuşmak yerine "sokağa bakmak" gerektiğini söylerler.

Bu tür tartışmalardaki "yanlış istatistik" iddiası endişelendirmiştir beni. "Lan bu kadar yorum yapıyor, istatistikleri kullanıyoruz da ya bunlar kalitesizse, ya yanlışsa?" diye düşünmüşümdür hep. Ha bir de istatistiklerin "yönlendirildiğini", gerçek enflasyonun, doğru GSMH'nin, asıl büyümenin bu olmadığını, gerçek istatistik için için halka sorulması gerektiğini bağırıp çağıran popülist bilgisiz fikirliler (en tehlikelileridir) de vardır.

Ancak bu endişelerin bir kaynağı vardır. Konusu edilen bu veriler labaratuar istatistikleri değil toplumsal istatistiklerdir. Bu veriler "toplanır". Bankalardan, hane halkından, tüketicilerden, şirketlerden toplanan bu verilerde kimi zaman popülasyon verisi kimi zaman da anket kaynaklı örneklemler kullanılır. Sonra bu veriler "işlenir". Bu aşamada istatistik bilimi devreye girer. Ve sonra bu veriler "yayınlanır". Yayınlayanlar genelde kimisi özerk kimisi doğrudan yürütmenin parçası olan kamu kurumlarıdır. İşte bu toplanan, işlenen ve yayınlanan veriler, tüm bu süreçlerden geçtikten sonra ortaya çıkan istatistikler sağlam mıdır, kaliteli midir sorusu aklımdaydı şu ana kadar.

Neyse ki, IMF'in bir mail ile moralim düzeldi biraz. IMF'in 11 Eylül 2009 tarihli basın duyurusunu konu eden bir maildi bu.

İlgili basın duyurusunda IMF, Türkiye'nin kurumlarının yayınaldığı makroekonomik verilerinin değerlendirildiği rapor (Report on the Observence of Standards and Codes - ROSC) haber veriliyor.

Söz konusu raporda, TÜİK, Merkez Bankası, Maliye Bakanlığı, Devlet Planlama Teşkilatı ve Hazine Müsteşarlığı'nın yayınladığı istatistikler, hukuki ve kurumsal alt yapı, kaynaklar, profesyonellik, şeffaflık, etik standartlar, kavram ve tanımlar, kapsam, sınıflandırma, kayıt altına alma, kaynak verinin değerlendirlmesi, istatistik teknikleri, zamanındalık, tutarlılık, veriye erişim gibi kategorilerde analiz edilmiş.

Kurum kurum, kategori kategori bir biçemde ayrıntılı olarak değerlendirmelerin yer aldığı rapora göre durumumuz fena değil:

"The macroeconomic statistics are generally of high quality, broadly conforming to
international standards for compilation and dissemination, and reflecting considerable
improvement since the 2001 data ROSC. However, some scope for improvement remains,
including on the accuracy and reliability of the national accounts and the government finance
statistics (GFS), coverage of the consumer and producer price indices (CPI, PPI), timeliness
of the accounts of the banking sector, and ease of access to documentation for fiscal and
monetary data. Many of the actions needed for further progress are already underway or
envisaged in the Official Statistics Program 2007-11, the product of a large-scale process of
consultation that began in 2006 after the enactment of new statistics legislation."


Bu rapor mutlu etti beni. Tabi alınacak yollar da yok değil.

Raporun bir güzelliği de her veri grubunu, TÜFE; ÜFE, kamu istatistikleri gibi ayrı ayrı değerlendirmeleri. Yani, örneğin, TÜFE kullanarak bir modelleme öncesi raporun yorumlarına bakmakta fayda var.

10 Eylül 2009 Perşembe

Mutlaka Okunmalı: "How Did Economists Get It So Wrong?"

Nobelli ekonomist Princeton hocası Paul Krugman'dan mük-kem-mel bir yazı. (2 Eylül 2009 New York Times Global Edition Magazine)

Günümüzde yaşadığımız ekonomik krizin kökenini Adam Smith'ten alarak Keynesyen dönemle birlikte ayrışan -ya da ayrıştığını düşündüğümüz- anlayışların üzerinde yürütülen tartışmalar ve davranışsal iktisadın çözüm olacağına dair sonucuyla iktisatla uzaktan yakından ilgilenen her bir bireyin mutlaka okuması gereken bir yazı.

Strongly recommended! Of ki of...

Not: Biraz uzun ama okuduğunuza değecek...

9 Eylül 2009 Çarşamba

"GSYİH Fetişizmi"

Stiglitz tarafından kullanılan bir terim, "GSYİH fetişizmi."
Dünya Gazetesi'nin bir haberi.

Olay 2008'de başlıyor. Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, 2008 yılında, ABD'li nobelist Joseph E. Stiglitz'ten ulusların zenginliğinin ölçümü hakkında hazırlanacak bir rapor için kurulacak komisyona başkanlık etmesini istiyor.

Bilindiği gibi GSYİH yani Gayri Safi Yurtiçi Hasıla, bir ülkenin bir dönemdeki (genelde bir yıl içindeki) toplam üretim ya da harcamalar ya da gelirini hesaplayıp o ülkenin ekonomik büyüklüğünü bulmaya yarayan bir "toplam". Bu toplamın GSMH olanı da var. Aradaki fark ülke içinde yabancıların üretimi ya da ülke dışındaki vatandaşların gelirinin toplama katılıp katılmaması ile ilgili. Ama bu yazının konusu değil. Ha bir de bu iki toplamın safi olanları var.

Biz vikipedi'nin tanımını temel alalım:

"Bir ülkenin gayri safi yurtiçi hasılası (GSYİH), ekonomik büyüklüğünün birkaç ölçütünden biridir. GSYİH, GSMH'den farklı olarak, bir ülke sınırları içerisinde belli bir zaman içinde, üretilen tüm nihai mal ve hizmetlerin para birimi cinsinden değeridir"

Olay şu, GSYİH ölçerken üretilen ya da tüketilen nihai mal ve hizmetler ya da bunlardan elde edilen gelir hesaplanıyor. Bu rakamlar para cinsinden ifade ediliyor.

Ancak bu mal ve hizmetler ve onlardan yola çıkılarak hesaplanan toplamlar, temiz çevre, yaşam kalitesi, konfor, demokratik haklar, güvenlik gibi toplumun refah seviyesini gösteren diğer etkenleri hesaba katmıyor.

Yani, örneğin, -doğru bir karşılaştırma açısından- kişi başına milli geliri Türkiye'den yüksek olan Arjantin'de halk geceleri sokağa çıkmaya korkuyorsa ya da milli gelirin büyük bir kısmını en çok gelir elde eden %20'lik kesim alıyorsa (yani gelir eşitsiz dağılıyorsa) biz Türkiye'nin toplumsal refahı Arjantin'den daha kötüdür diyebilecek miyiz?

Tabi bu sorunların aşılması için insanın aklına hemen satınalma gücü paritesi (PPP) geliyor. Ancak bu paritenin farkı sadece ülkeler arası fiyat farklarını hesaba katarak daha doğru bir karşılaştırma yapmaktan geçiyor. Bu da yazının başında bahsettiğim yaşam kalitesi, sosyal faktörler gibi unsurları hala hesaba katmıyor. Ha bununla ilgili sosyal refah göstergeleri de var tabii ki. Ancak anladığım kadarıyla Sarkozy'nin istediği şey uluslararası kabul görebilecek ve GSYİH'nin yerini alabilecek bir hesaplama yöntemi.

Stiglitz, GSYİH'nin bu refah faktörlerinin yanı sıra piyasa faaliyetlerini de yeterince iyi ifade etmediğini belirtiyor. Zira, bir mal veya hizmetin değerini bulmak için piyasa fiyatlarını kullanıyoruz. Ancak "bugün piyasalara en fazla güvenenler bile, piyasa fiyatlarının güvenilirliğini sorguluyor. Bankaların, kurumsal kâr oranlarının toplamının üçte birine denk gelen kriz öncesi kâr düzeylerinin bir seraptan başka bir şey olmadığı ortaya çıktı."

Stiglitz'in bu güdülerle bulmaya çalıştığı yeni GSYİH hesabına ilişkin başkanı olduğu komisyon raporu 14 Eylül'de açıklanacakmış.

Bunu haber edeyim dedim. Bekleyelim görelim...