26 Aralık 2009 Cumartesi

En Sevmediğiniz Gün Pazar Mı?

Özellikle öğrencilik sonrası iş hayatı rutini insanların haftanın hangi günlerinde mutlu hangi günlerinde mutsuz olduğunu etkiliyordur. Tüm hafta çalışan birisi için hafta sonunun habercisi Cuma günü en güzel gün, işgünlerinin başlangıcını gösteren Pazartesi bir "sendrom" sayılabilecektir. Kimileri için ise hafta ortası olan Çarşamba bir işkencedir.

Neyse ki bunu toplumsal düzeyde analiz etmek için mutluluk iktisadı gibi davranışsal iktisat dalları var. :)

En altta abstractını aktardığım makale Gothenburg Üniversitesi'nden Alpaslan Akay ve Peter Martinsson'un. Kasım 2009 tarihli.

Makalede Almanya'da 1985-1997 yılları arasında her yıl 16000 birey ile yapılan görüşmelere göre oluşturulmuş ekonometrik analizlerin sonucunu aktarıyor bize. Oldukça geniş bir örneklem. Araştırmacıların hipotezleri haftanın günlerinin bireylerin mutluluğunu (subjective well-being) etkileyip etkilemediği, etkiliyor ise hangi günlerin anlamlı olarak farklılaştığı üzerine.

Makalede öne çıkan ve vurgulamak istediği sonuçlar şu şekilde:

- Almanların mutluluk seviyesi genel olarak Cuma, Cumartesi ve Pazar günleri, haftanın diğer günlerine oranlar düşüyor!
- Pazar günü almanların en mutsuz olduğu gün!
- Örneklem, iş sahibi olmak ya da olmamak, evli-bekar ayrımı, Doğu Almanya-Batı Almanya yerleşikliği, yaş gruplarına göre de analiz edilmiş.
- Evliler, bekarlardan genel olarak daha mutlu ancak yine cuma, cumartesi ve pazar günleri en mutsuz günleri.
- Bekarlar için en mutsuz gün Pazartesi. (Burada sonuç farklılaşıyor)
- Doğu Almanyalılar batıya göre genel olarak daha mutsuz ancak Cuma günlerini pazartesi günlerine göre daha olumsuz niteliyorlar. (Doğu Almanya'daki sosyalist günlerden kalma bi anlayış olsa gerek)
- 25 yaş altı ve 55 yaş üstü almanlar için haftanın günlerinde anlamlı bir farklılaşma yok. 26-35 yaş arası pazar, 36-55 yaş arası Cumartesi-Pazar en mutsuz günler.

Makalede, yapılan görüşmeler için seçilen günlerin görüşmeci tarafından ya da görüşme yapılan tarafından seçilmiş olma olasılığının etkisi de analiz edilmiş.

Haftanın en sevmediğimiz günü...

Bence de Pazar!



Sundays Are Blue: Aren’t They?
-The Day-of-the-Week Effect on Subjective Well-Being and Socio-Economic Status
Alpaslan Akay
IZA, Germany
Department of Economics, University of Gothenburg, Sweden
Peter Martinsson
Department of Economics, University of Gothenburg, Sweden
Abstract
This paper analyses whether individuals are influenced by the day of the week when reporting subjective well-being. By using a large panel data set and controlling for observed and unobserved individual characteristics, we find a large day-of the-week effect. Overall, we find a ‘blue’ Sunday effect with the lowest level of subjective well-being. The day-of-the-week effect differs with certain socio-economic and demographic factors such as employment, marital status and age. The paper concludes with recommendations for future analyses of subjective well-being data and design of data collections.
Keywords: subjective well-being; day-of-the-week effect.
JEL Codes: C23; D60; I31.

30 Ekim 2009 Cuma

Sigaradan ölümler


Economist'ten sigara ölümleri ile ilgili bir haber. Dünya'da sigara ölümlerinin dereceleri ülkelere göre ayrılmış. Haberde, gelişmiş ülkelerde ölümlerin daha yüksek olduğu çünkü bu ülkelerde sigara içiminin daha uzun süredir var olduğu belirtiliyor.

Türkiye çok gelişmiş bir ülke değil ama Her 5 ölümün en az 1'inin nedeninin sigara olmasıyla gelişmiş ülkeler kadar dramatik bir durumu var.

29 Eylül 2009 Salı

"Durmuş Yılmaz En Bağımsız Merkez Bankası Başkanı"

Eski Merkez Bankası Başkanı Yaman Törüner'in bugünkü yazısında güzel bir bağımsızlık tanımı ve Durmuş Yılmaz için cesur bir övgü var:

"...Bu açıdan bakıldığında, Durmuş Yılmaz, şimdiye kadarki en bağımsız Merkez Bankası Guvernörü olmaya hak kazanmıştır."

28 Eylül 2009 Pazartesi

6 Kilo Üzüme Çamaşır Makinası

Referans'tan Jale Özgentürk'ün Corvus marka şarapların üreticisi, Bozcaada'ya yerleşik mimar Reşit Soley ile yaptığı söyleşi Türkiye'de şarap üreticiliği açısından ilginç ve doyurucu bilgiler sunuyor. Bu söyleşiyi okuyana kadar şarap üretiminde Türkiye'nin bu kadar büyük bir potansiyeli olduğunu bilmiyordum. Tavsiye edilir.

Söyleşi'de Reşit Soley'in anlattıklarından bazı alıntılar şu şekilde:

...Türkiye'de binin üzerinde üzüm çeşidi var. Bu inanılmaz bir potansiyel, bugün bizden sonra sırada 400'e yakın çeşitle Yunanistan var. Çoğu da bizden gitme zaten. Bir konferansta bundan bahsettiğimde İspanyollar, İtalyanlar inanmadı...

...Bakın ben altı şişe şarabımla, bir tane çamaşır makinesi alabiliyorum. 6 şişe yani 6 kilo üzümle bir çamaşır makinesi alabiliyorum. Bana Türkiye'de bu anlamda katma değer yaratabilen bir başka sektör gösterin!...

...Çünkü yaratılan katma değer bire yetmiş, bire yüz, bire iki yüz, bire bine kadar gidebilecek. Bunun bir strateji halinde yapılması lazım. O stratejinin de uzun dönemli bir politikası olması lazım, devlet politikası gibi...

...Bence buradaki strateji "şarap yapmak yasaktır" demeden yasaklamak. Bu söylenirse, çıkacak reaksiyondan korkuluyor. Bunun dinle imanla ilgisi yok. Ben dinimi imanımı kimseyle konuşmam. Açık yüreklilikle yasak desinler...

...Yıllarca sektörün büyük firmaları tekelcilik yaptı. Kavaklıdere, Doluca ceza da yedi. Ama hâlâ bu uygulamalar sürüyor. Biz şimdi çatır çatır restoranlara giriyoruz. Bu kez de garsonları satın alıyorlar. Yani sünnet düğünlerinde altın takmaktan, çocuklarını yurtdışında okutmaya kadar...

Cep Telefonu Bankacılığı

Hayır, bizim bildiğimiz gibi cep telefonundan bankacılık işlemleri değil.

Economist'in bu haftaki kapak konusu. Özellikle, fakir ülkelerdeki yetersiz altyapı, kötü yollar, yavaş posta hizmetleri gibi nedenlerle kısıtlı olan bilgi akışı cep telefonlarının kullanılması ile hızlanıyor. Hatta haberin başında ilgi çekici bir saptama var: Dünya Bankası'na göre 100 kişinin kullandığı cep telefonu sayısındaki 10 adet artış GSMH'ye %0,8'lik artış katıyormuş. Müthiş bir durum.

Haberin asıl konusu ise cep telefonu ile para transferi hatta mevduat tutmakla ilgili. Özellikle Afrika'da yaygın olan bu tür uygulamlarda cep telefonunun SMS özelliği ile şehirdeki afrikalılar, kırsal-orman bölgelerdeki ailelerine para gönderebiliyor kolayca. Aileler ise SMS kodu ile o parayı yerel bir bakkaldan, mağazadan alabiliyor. Hatta güvenli bir şekilde operatör hesaplarında para da biriktirilebiliyormuş bu şekilde.

Mobil iletişimin insanlığa kattığı verimlilik olağanüstü. Daha önce sekreter, evrak memuru, telefon, faks, vb. gerektiren işlemler için artık bir cep telefonu yetiyor. 3G'sidir internernetidir falan da var ki bombastik.

24 Eylül 2009 Perşembe

DG Comp'un Intel Kararı Yayınlandı

Karar burada. (Burada da nitelikli bir özeti var)

1 milyar 60 milyon Euro'luk cezaya karşı genellikle kanıt eksikliğine ilişkin eleştirilere cevap olarak doygun kanıtlar ortaya konuluyor. Cillobi e-mail kanıtlar, amacı gösteren yazışmalar var.

(Bu arada karar da maaşallah bi text book kadar olmuş -517 sayfacık-)

ABD-AB Rekabet Otoriteleri Savaşı Volume-I

GCR'dan bir haber.

ABD Kongre üyesi 22 milletvekili, ABD Adalet Bakanlığı ve Federal Ticaret Komisyonu'na (FTC) bir mektup yazmış. Mektup Avrupa Birliği'nin rekabet otoritesi olan Avrupa Komisyonu'nun ABD'li şirketlere davranışını şikayet ediyor ve Avrupayı "korumacılık"la suçluyor.

Tabi mektup bir anlamda kızım sana söylüyorum gelinim sen anla modunda.

Mektupta Microsoft, Qualcomm, Google, IBM gibi ABD teknoloji şirketlerinin Avrupa Komisyonu Rekabet Genel Müdürlüğü (DG Comp) tarafından hakim durumun kötüye kullanılması yaptırımlarıyla karşılaşması eleştiriliyormuş. Özellikle DG Comp'un Intel'e verdiği 1 milyar euro'luk cezadaki tüketicilerin zarar gördüğüne ilişkin kanıt eksikliği vurgulanıyormuş.

Aslında bu rekabet regülasyonunda son dönemlerde iyice hissedilen AB-ABD çekişmesinin bir sonucu. İlgili haberde de bahsediliyor; ABD'li vekillerin asıl amacı Çin'e kadar yayılan AB Rekabet regülasyonun anlayışına karşı ABD anlayışının yaygınlaştırılması gerektiğine yönelik çabanın gündeme gelmesi. Gerçekten de DG Comp'un yaptırım uyguladığı hakim durumun kötüye kullanılmasına ilişkin olaylarda ABD'nin yaklaşımı oldukça farklı oluyor. Rekabet hukukuyla ilgili çevreler AMD'yi dışlamaya çalışan Intel olayında, tüketici fiyatlarının aşağı inişini sürdürmesi nedeniyle ABD otoritelerinin -eğer olayı ABD inceleseydi- DG Comp'un aksine müdaheleci olmayan bir yöntemi seçeceği konuşuluyor.

Mektuptaki bir ifade şöyle: "...aksi taktirde DG Comp rekabetle ilgili meselelerde de facto süper regülatör olacak ve onun yaklaşımı dünya ticaretini şekillendiren unsur olacaktır. Hatta DG Comp hali hazırda kendi rekabet politikasını Çin gibi gelişmekte olan ülkelere ihraç etmek için milyonlarca euro harcamaktadır."

21 Eylül 2009 Pazartesi

Alkollü Araba Kullanan Babalar ve Oğullar

Aşağıda abstactını aktardığım makale Maryland ve Stockholm Üniversitelerinden Hjalmarsson ve Lindquist'in.

Araştırdıkları konu ise alkollü araba kullanan ebeveynlerin (araştırma aslında babalara yoğunlaşıyor) çocukları da alkollü araba kullanmaya meyilli midir sorusunun yanıtı. Kuşaklar arasında alkollü araç kullanımı korelasyonunu bulmaya çalışan bu araştırmada 1953-1985 yılları arasında doğan ve 1963 yılında Stockholm şehir merkezinden yaşayan 15117 birey hakkındaki kayıtlar başta olmak üzere değişik otorotilerin tuttuğu kayıtlar incelenmiş ve regresyonlar yapılmış.

Sonuç ise etkileyici: Babası alkollü araba kullanan çocukların, babası alkollü araba kullanmayan çocuklara göre 2,59 kat daha fazla alkollü araba kullanım cezası aldıkları görülmüş. Bu ilişkinin temelini araştırırken bu ilişkinin babalardan oğullara geçen özel bir davranış transferi mi yoksa kuşaklar arası etkileşimin genel bir sonucu olup olmadığına dair de bir ayıklama yapılmış.

İlgi çekici bir makale.

(Benzer bir araştırma da Radikal'in bir haberinde var: "Yüzük parmağı işaret parmağından uzun olan erkeklerin tehlikeli araç kullandıkları ve daha saldırgan oldukları belirlendi")




Driving Under the Influence of Our Fathers*
September 7, 2009
Randi Hjalmarsson
University of Maryland
Matthew J. Lindquist
Stockholm University
Abstract
This paper studies intergenerational correlations in drunk driving between fathers and their
children using the Stockholm Birth Cohort. We find strong evidence of an intergenerational
drunk driving relationship. Cohort members who have fathers with a drunk driving record have
2.59 times higher odds of having a drunk driving conviction themselves than cohort members
with non-drunk driving fathers. We then go on to investigate the underlying mechanisms that
give rise to these correlations. The results provide compelling evidence that at least some of this
relationship represents a behavior-specific transference from fathers to their children.
Specifically, much of the raw father-child drunk driving relationship persists over and above
controls for a number of potential explanations, including that the relationship is: (i) a by-product
of parental alcoholism, (ii) symptomatic of a general pattern of non-law abiding behavior, (iii)
attributable to inherited ability and physical characteristics, and (iv) accounted for by common
background variables or social factors. We then go on to show how this mechanism may change
over time. As cohort members age into adulthood, the father-child drunk driving relationship
appears to be driven by a more general behavioral transference mechanism and can be accounted
for by parental alcoholism and non-law abiding behavior.
Keywords: alcohol, crime, drunk driving, illegal behavior, intergenerational crime,
intergenerational mobility, risky behavior.
JEL codes: J62, K42.
*

12 Eylül 2009 Cumartesi

IMF: "Türkiye'nin Makroekonomik Veri Kalitesi Yüksek"

İstatistik, bir ülke hakkında herhangi (sosyolojik, iktisadi, kültürel vb) bir toplumsal yorum yapmanız için ihtiyaç duyulan ve yegane somut dayanaktır. Her ne kadar "istatistik yalan söylemenin en kolay yoludur" dense de iki gıdım istatistik okumayı bilen, bi gıdım matematik anlayan insanların rızaları dışında istatistikle kandırılmaları olasılık dışıdır. Ancak burda temel olan şey "doğru" istatistiktir.

Doğru istatistik olmadan ülke hakkında "tüketiciler daha fazla borçlanıyor" ya da "insanlar mutsuz" veya "eğitim kalitemiz düşüyor" gibi yorumlar yapmanız olası değildir. Tek kötü sonuç bu yanlış yorumlar da değildir. Bir ülkeyi eleştirmek için de yüceltmek için de anlamak için de ihtiyaç duyduğumuz bu verilerin doğru olmaması makro politikaları, kestirmeleri, planları etkiler ve merkezi planlamayı ve bu istatistikleri kullanan ajanları yanlış yönlendirerek çarpan etkisiyle katlanan olumsuz sonuçlara neden olur.

İktisadi yazılar yazan Türk köşe yazarlarının karşılıklı atışmalarında da genelde bir tarafın istatistiklere dayanarak ortaya koyduğu savlara karşı diyecek bir şey bulamayan karşı taraflar istatistiklerin güvenilmez olduğundan dem vurur; Türkiye'de istatistiklere dayanarak konuşmak yerine "sokağa bakmak" gerektiğini söylerler.

Bu tür tartışmalardaki "yanlış istatistik" iddiası endişelendirmiştir beni. "Lan bu kadar yorum yapıyor, istatistikleri kullanıyoruz da ya bunlar kalitesizse, ya yanlışsa?" diye düşünmüşümdür hep. Ha bir de istatistiklerin "yönlendirildiğini", gerçek enflasyonun, doğru GSMH'nin, asıl büyümenin bu olmadığını, gerçek istatistik için için halka sorulması gerektiğini bağırıp çağıran popülist bilgisiz fikirliler (en tehlikelileridir) de vardır.

Ancak bu endişelerin bir kaynağı vardır. Konusu edilen bu veriler labaratuar istatistikleri değil toplumsal istatistiklerdir. Bu veriler "toplanır". Bankalardan, hane halkından, tüketicilerden, şirketlerden toplanan bu verilerde kimi zaman popülasyon verisi kimi zaman da anket kaynaklı örneklemler kullanılır. Sonra bu veriler "işlenir". Bu aşamada istatistik bilimi devreye girer. Ve sonra bu veriler "yayınlanır". Yayınlayanlar genelde kimisi özerk kimisi doğrudan yürütmenin parçası olan kamu kurumlarıdır. İşte bu toplanan, işlenen ve yayınlanan veriler, tüm bu süreçlerden geçtikten sonra ortaya çıkan istatistikler sağlam mıdır, kaliteli midir sorusu aklımdaydı şu ana kadar.

Neyse ki, IMF'in bir mail ile moralim düzeldi biraz. IMF'in 11 Eylül 2009 tarihli basın duyurusunu konu eden bir maildi bu.

İlgili basın duyurusunda IMF, Türkiye'nin kurumlarının yayınaldığı makroekonomik verilerinin değerlendirildiği rapor (Report on the Observence of Standards and Codes - ROSC) haber veriliyor.

Söz konusu raporda, TÜİK, Merkez Bankası, Maliye Bakanlığı, Devlet Planlama Teşkilatı ve Hazine Müsteşarlığı'nın yayınladığı istatistikler, hukuki ve kurumsal alt yapı, kaynaklar, profesyonellik, şeffaflık, etik standartlar, kavram ve tanımlar, kapsam, sınıflandırma, kayıt altına alma, kaynak verinin değerlendirlmesi, istatistik teknikleri, zamanındalık, tutarlılık, veriye erişim gibi kategorilerde analiz edilmiş.

Kurum kurum, kategori kategori bir biçemde ayrıntılı olarak değerlendirmelerin yer aldığı rapora göre durumumuz fena değil:

"The macroeconomic statistics are generally of high quality, broadly conforming to
international standards for compilation and dissemination, and reflecting considerable
improvement since the 2001 data ROSC. However, some scope for improvement remains,
including on the accuracy and reliability of the national accounts and the government finance
statistics (GFS), coverage of the consumer and producer price indices (CPI, PPI), timeliness
of the accounts of the banking sector, and ease of access to documentation for fiscal and
monetary data. Many of the actions needed for further progress are already underway or
envisaged in the Official Statistics Program 2007-11, the product of a large-scale process of
consultation that began in 2006 after the enactment of new statistics legislation."


Bu rapor mutlu etti beni. Tabi alınacak yollar da yok değil.

Raporun bir güzelliği de her veri grubunu, TÜFE; ÜFE, kamu istatistikleri gibi ayrı ayrı değerlendirmeleri. Yani, örneğin, TÜFE kullanarak bir modelleme öncesi raporun yorumlarına bakmakta fayda var.

10 Eylül 2009 Perşembe

Mutlaka Okunmalı: "How Did Economists Get It So Wrong?"

Nobelli ekonomist Princeton hocası Paul Krugman'dan mük-kem-mel bir yazı. (2 Eylül 2009 New York Times Global Edition Magazine)

Günümüzde yaşadığımız ekonomik krizin kökenini Adam Smith'ten alarak Keynesyen dönemle birlikte ayrışan -ya da ayrıştığını düşündüğümüz- anlayışların üzerinde yürütülen tartışmalar ve davranışsal iktisadın çözüm olacağına dair sonucuyla iktisatla uzaktan yakından ilgilenen her bir bireyin mutlaka okuması gereken bir yazı.

Strongly recommended! Of ki of...

Not: Biraz uzun ama okuduğunuza değecek...

9 Eylül 2009 Çarşamba

"GSYİH Fetişizmi"

Stiglitz tarafından kullanılan bir terim, "GSYİH fetişizmi."
Dünya Gazetesi'nin bir haberi.

Olay 2008'de başlıyor. Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, 2008 yılında, ABD'li nobelist Joseph E. Stiglitz'ten ulusların zenginliğinin ölçümü hakkında hazırlanacak bir rapor için kurulacak komisyona başkanlık etmesini istiyor.

Bilindiği gibi GSYİH yani Gayri Safi Yurtiçi Hasıla, bir ülkenin bir dönemdeki (genelde bir yıl içindeki) toplam üretim ya da harcamalar ya da gelirini hesaplayıp o ülkenin ekonomik büyüklüğünü bulmaya yarayan bir "toplam". Bu toplamın GSMH olanı da var. Aradaki fark ülke içinde yabancıların üretimi ya da ülke dışındaki vatandaşların gelirinin toplama katılıp katılmaması ile ilgili. Ama bu yazının konusu değil. Ha bir de bu iki toplamın safi olanları var.

Biz vikipedi'nin tanımını temel alalım:

"Bir ülkenin gayri safi yurtiçi hasılası (GSYİH), ekonomik büyüklüğünün birkaç ölçütünden biridir. GSYİH, GSMH'den farklı olarak, bir ülke sınırları içerisinde belli bir zaman içinde, üretilen tüm nihai mal ve hizmetlerin para birimi cinsinden değeridir"

Olay şu, GSYİH ölçerken üretilen ya da tüketilen nihai mal ve hizmetler ya da bunlardan elde edilen gelir hesaplanıyor. Bu rakamlar para cinsinden ifade ediliyor.

Ancak bu mal ve hizmetler ve onlardan yola çıkılarak hesaplanan toplamlar, temiz çevre, yaşam kalitesi, konfor, demokratik haklar, güvenlik gibi toplumun refah seviyesini gösteren diğer etkenleri hesaba katmıyor.

Yani, örneğin, -doğru bir karşılaştırma açısından- kişi başına milli geliri Türkiye'den yüksek olan Arjantin'de halk geceleri sokağa çıkmaya korkuyorsa ya da milli gelirin büyük bir kısmını en çok gelir elde eden %20'lik kesim alıyorsa (yani gelir eşitsiz dağılıyorsa) biz Türkiye'nin toplumsal refahı Arjantin'den daha kötüdür diyebilecek miyiz?

Tabi bu sorunların aşılması için insanın aklına hemen satınalma gücü paritesi (PPP) geliyor. Ancak bu paritenin farkı sadece ülkeler arası fiyat farklarını hesaba katarak daha doğru bir karşılaştırma yapmaktan geçiyor. Bu da yazının başında bahsettiğim yaşam kalitesi, sosyal faktörler gibi unsurları hala hesaba katmıyor. Ha bununla ilgili sosyal refah göstergeleri de var tabii ki. Ancak anladığım kadarıyla Sarkozy'nin istediği şey uluslararası kabul görebilecek ve GSYİH'nin yerini alabilecek bir hesaplama yöntemi.

Stiglitz, GSYİH'nin bu refah faktörlerinin yanı sıra piyasa faaliyetlerini de yeterince iyi ifade etmediğini belirtiyor. Zira, bir mal veya hizmetin değerini bulmak için piyasa fiyatlarını kullanıyoruz. Ancak "bugün piyasalara en fazla güvenenler bile, piyasa fiyatlarının güvenilirliğini sorguluyor. Bankaların, kurumsal kâr oranlarının toplamının üçte birine denk gelen kriz öncesi kâr düzeylerinin bir seraptan başka bir şey olmadığı ortaya çıktı."

Stiglitz'in bu güdülerle bulmaya çalıştığı yeni GSYİH hesabına ilişkin başkanı olduğu komisyon raporu 14 Eylül'de açıklanacakmış.

Bunu haber edeyim dedim. Bekleyelim görelim...

11 Ağustos 2009 Salı

Yeni GS Forması ve Türk Telekom

Türk Telekom bildiğiniz gibi hayvani büyük bir şirket. Türkiye'nin en büyükleri arasında. Hakim durumdaki konumuna rağmen reklam kampanyalarında en ufak bir duraksama yaşamayan bir firma.
Bu sezon Galatasaray'ın formalarında Türk Telekom reklamı var. Daha önce de var mıydı bilmiyorum. Ancak bu seneki formalarda bir sorun var.

Türk Telekom, mevcut logosuyla hiç ilgisi olmayan bir yazı karakteriyle yer alıyor formada. Yazı karakterleri pekçok kişinin dikkatini çekmeyen ancak marka olgusuun bilinçaltında yaratılmasında bütünsellik yaratan en önemli araçlardan. Logolar, amblemler önemlidir. Ancak marka kendini farklı mecralarda farklı yazı karakterleriyle anlatırsa o iletişim kopuk olur.

Şu iki logo arasındaki farka bir bakın: Birisi normal nokia algısı yaratırken diğeri ucuz bir çin telefonu algısı yaratmıyor mu?
Ben bu duruma bir anlam veremedim. O kadar büyük bir firmadan bu kadar amatör bir PR beklemiyordum. Konuyla ilgili bir açıklama duyarsam iletirim efenim.

İspanya'da Akaryakıt Dağıtım Sektörü ve Rekabet Sorunları

Uzun bir başlık oldu evet.

Global Competition Review'in haberi.

İspanya Rekabet Otoritesi (CNC) İspanya'daki üç akaryakıt dağıtım firmasına (Repsol, Cepsa, BP) toplam 7 milyon euroluk ceza kesmiş. Cezanın gerekçesi ise bu üç firmanın sözleşme kaynaklı şartlar ile akaryakıt dağıtım istasyonlarında satılan akaryakıtın fiyatının belirlenmesi (RPM: Resale Price Maintenence). Bahse konu dikey sözleşmelerde istasyonların uygulayabileceği maksimum fiyatlar belirleniyor. Ki bu çoğu yorumcu tarasınfan rekabetçi bulunur. Ancak CNC, bu maksimum fiyatların, sabit fiyatlara dönüştüğü ve istasyonların indirim sunma güdüsünü yok ettiğini ve istasyonların fiyat rekabetini yok ettiğini iddia etmekte. CNC bu doğrudan olmayan dikey fiyat sabitlemenin istasyonlar arasında yatay bir fiyat belirlemeye neden olduğunu ifade ediyor. Avrupa'nın bazı rekabet avukatları ise bu kararı ilginç buluyor. Eleştiriler genellikle maksimum ya da "tavsiye" fiyatlar yasal iken istasyonların indirim güdülerinin olmaması nedeniyle akaryakıt şirketlerini RPM ile itham edilmesi üzerine.

Haberde, CNC'nin akaryakıt sektöründeki rekabet sorunları ve bu sorunlara olası çözümleri içeren bir rapor yayınlamayı duyurduğundan da bahsediliyor. Türk Rekabet Kurumu'nun akaryakıt sektör raporu ve akaryakıt dağıtım pazarındaki intifa sözleşmeleri hakkında aldığı karar ve süreci, benzer sorunlar yaşadığı belli olan İspanya için yararlı olurdu.

7 Haziran 2009 Pazar

World Kredi Kartı Uygulamasının Başarısı

Dünya'nın haberine göre Yapı Kredi Bankası'nın World Card kredi kartı uygulaması, The Nilson Report'un Mayıs 2009 raporuna göre Avrupa'nın en büyük 7. kart uygulaması olmuş.
Söz konusu raporun ayrıntılarını bilmiyorum. Raporun çok kısa bir dönemi -aylık- içermesi , habere göre sıralamanın işlem hacmine göre yapılıyor olmasının nüfus faktörünü devre dışı bırakma ihtimali ve de satınalma gücü paritesine göre bir realizasyonun yapılıp yapılmadığına dair bir bilginin olmaması nedenleri ile bilimselliği tartışılabilir. (Otur, zahmet et de raporu oku değil mi?)
Ancak, bu kaygılar bir yana bırakıldığında Türkiye'nin geliştirdiği bu finansal ödeme ve pazarlama sistemin başarısı ilgi çekici. Görülen o ki, World piyasa ilk girenlerden birisi olmanın keyfini sürüyor. Araştırdığım kadarıyla World Card uygulamasına Yapı Kredi dışında, Vakıfbank, Fortis, Anadolubank ve Kıbrıs İktisat Bankası dahil.

14 Mayıs 2009 Perşembe

Avrupa Komisyonu'ndan İntel'e 1 Milyar Euro'luk Rekabet İhlali Cezası







Avrupa Komisyonu, 13 Mayıs 2009 tarihinde yayınladığı kararda İntel'e hakim durumun kötüye kullanılması nedeniyle 1 Milyar 60 Milyon Euro ceza ve cezaya konu faaliyetlerin derhal durdurulması kararını verdi.

2002 Ekim - 2007 Aralık arasındaki faaliyetleri nedeniyle İntel'e verilen rekabet ihlali cezası temel olarak yaklaşık %70 pazar payıyla hakim durumda olan Intel'in;

- Bilgisayar üreticilerine, X86 çip ihtiyaçlarının hemen hepsini İntel'den alınması şartıyla gizli indirim ya da ücretsiz ürün vererek tüketicilerin ve AB'deki nihai tüketicilerin alternatif ürünlere erişimini kısıtlaması,

- Bilgisayar üreticilerine, rakip X86 çip üreten firmaların ürünlerini içeren bilgisayarların üretimini durdurması ya da ertelemesi ve bu ürünlerin satış kanallarını sınırlanması için doğrudan ödeme yaparak hakim durumunu kötüye kullanması gerekçeleriyle verildi.

İntel'in söz konusu ihlalinde anlaşma yaptığı bilgisayar üreticileri: Acer, Dell, HP, Lenovo ve NEC iken satış kanalı MediaMarkt (Media Saturn Holding) olarak açıklandı.

AMD zil takıp oynuyordur şimdi! ;)

6 Nisan 2009 Pazartesi

Futbolda Deplasman Maçlarına İstatistiksel Bir Yaklaşım


Bilgi Üniversitesi'nden Aylin Seçkin ve California Polytechnic State University'den Richard Pollard'ın bir makalesi dikkatimi çekti.

Makale, Türkiye'nin 12 yılında (1994/1995-2005/2006 arası maçlar) oynan futbol maçları örneklemi altında ev sahibi takımlarınn -beklendiği üzere- deplasman takımlarına karşı daha başarılı olduğunu istatistiksel olarak ortaya koyuyor. İstatistiklere göre ev sahibi takımlar maçlarda kazanılan toplam puanların %61,5'ini elde ediyorlar. Hoş İstanbul takımları arasındaki maçların istatistikleri anlamlı bir farka işaret etmiyor. Bunun sebebi olarak da daha dengeli taraftar desteği ileri sürülmüş.

Uzak ve etnik olarak farklılaşmış illerdeki (Van gibi) maçlarda ise söz konusu başarı farkı daha baskın. Bu baskınlığın Balkan ülkelerindeki takımlarla benzeştiği ifade ediliyor.

Bir ilginç bulguları da, ev sahibi takımların şut sayısında % 26 daha başarılı olmasına rağmen gole dönüşen şut ortalmasında anlamlı bir fark çıkmadığı üzerine.

Ev sahibi takımların avantajları için öngörülen etkiler şunlar:
- Taraftar desteği
- Yolculuk etkisi
- Hava şartlarına alışkanlık
- Hakem yanlılığı
- Bölgesellik (memleket hissiyatı)
- Psikolojik etkiler.

Bahsedilen başarı ortalaması, dünya ortalamasına oldukça yakın. Vurgulanan bir nokta da Türkiye Süper Lig ile Birinci Ligi'nde sonuçların farklı olmadığı üzerine.

15 Mart 2009 Pazar

ABD'de LCD Karteline Bir Ceza Daha




ABD Adalet Bakanlığı'nın açıklamasına göre kartelde rolü olan Hitachi firması da LCD panel kartelinde 31 milyon dolarlık bir ceza aldı. Aslında bu Bakanlığın daha önceki bir açıklamasında yer alan ve LG'ye verilen 400 milyon dolarlık ceza ile öne çıkan 585 milyon dolarlık cezanın yer aldığı kartel davasının bir parçası.

Bu davada LG, Sharp, Chunghwa ve Hitachi'nin; Amerikan şirketleri olan Apple, Dell ve Motorola'ya satılan LCD panel ürünlerindeki fiyat anlaşması cezalandırılıyor.

Bir nevi USA vs. Japan olayı.

Ha bu arada LG'nin ödemek durumunda olduğu ceza, ABD tarihinin en yüksek ikinci rekabet ihlali cezası.

12 Mart 2009 Perşembe

Marka ve Kalite

Marka üzerine onlarca tartışma alanı var. Rekabeti bozduğundan küçük firmaların dışlanmasına, tüketicilerin kandırılmasından tüketimi körüklemesine kadar birçok iddia üzerine konuşulan bir konu. Ben de marka ve ürün kalitesi üzerine yaşadığım bir fikir kırılmasını paylaşmak isterim. Kimileri için Amerika'yı yeniden keşfetmek olabilir. Ancak bu blog zaten benim "kişisel" alanım ;)
Eskiden marka oluşturmuş olanların eksikliklerini reklam ile kapatmaya çalıştıklarını düşünürdüm. Yani, sen marka oluşturabilmiş isen, bol bol reklam ver, o markanı koru. O reklam maliyetini de fiyatlara yükle. Kâra geç.

Şimdi ise düşüncem şu: Eksikliğini hali hazırda kapatmamış olan bir firma marka oluşturmaktan da çekinir.

Şimdi marka olan ve hiç marka olmayan iki firma düşünelim. Bu firmaların hizmet verdiği ya da üretim yaptığı sektördeki reklamların şirket gelirlerine etkisinin marjinal olduğunu varsayalım. Yani reklam yapan firma öyle kafadan bir ciro patlaması gerçekleştirmiyor olsun. (Bu varsayım, savımın temeli için biraz ceteris paribus zorlamasıdır)

Böyle bir ortamda iddia ediyorum ki; marka olan firmanın müşteriye verdiği önem ve dolayısıyla ürün/hizmet kalitesi diğerine göre fazladır. Zira marka bir firmanın "tüketiciye ulaşmak" ve "marka değeri"ne önem verdiği bellidir. Ya da şöyle söyleyeyim: marka olan bir firma tüketici şikayelerini ve tüketici memnuniyetini çok daha fazla önemser. Çünkü zaten böyle düşündüğü için o markayı oluşturmuştur; para yatırdığı ve büyütmek için uğraştığı "marka değeri"ni korur. Zira o marka değeri için bir "sunk cost" vardır. Ve bilir ki kalite için yapacağı her yatırım, o sunk cost'u iktisadi kâra dönüştürecektir.

Sonuç olarak hipotezim şu:,

Marka olan bir firmanın ürün ve hizmetleri reklam vermeyen firmaların ürün ve hizmetlerine göre daha nitelikli/kalitelidir.

Reklamcılar bilir ki ürün kötüyse, reklam onu daha hızlı batırır. Yukarıda bahsettiğim durum da aynı mantık. Ha bunun istatistiki sınaması var mı? Benim bildiğim kadarıyla yok. Ama rast gelirsem paylaşırım efenim....

Ahan da makale. Makalenin Abstract ve yazarlar şöyle:

Consumer Responses to Performance Failures by High‐Equity Brands

JOURNAL OF CONSUMER RESEARCH, Inc. • Vol. 34 • December 2007

Michelle L. Roehm
Michael K. Brady
Two experiments explore conditions that mitigate negative customer reactions to high‐equity brand failures. Results indicate that such brands fare best when responses are timed immediately after the failure and when the failure is severe or there is substantial distraction present in the environment. When any of these conditions are absent, high‐equity brand evaluations appear to be adversely affected by a performance lapse. Implications, particularly for service brands, are discussed.

2 Şubat 2009 Pazartesi

Kartel yöneticisine 4 yıl hapis cezası


ABD Adalet Bakanlığı'nın açtığı dava ile Jacksoville Bölge Mahkemesi, Amerika-Porto Riko arası deniz yolu taşımacılığı faaliyetinde kartel oluşturduğu tespit edilen fimalardan birisinin yöneticisine 20.000 $ para ve 4 yıl hapis cezası verdi. Bu hapis cezası ABD -ve muhtemelen dünya- tarihinde bir ihlal için verilen en yüksek anti-tröst hapis cezasını oluşturuyor.
Kartel iddiaları, müşteri paylaşımı, ihalelere fesat, fiyat sabitleme gibi unsurlardan oluşuyor.

(Kaynak: ABD Adalet Bakanlığı açıklaması)

Bilindiği gibi ekonomik suçlarda cezaların ekonomi olması ilkesinin rekabet hukukunda tartışılageldiği bir dönemdeyiz. Bu konuyla ilgili Rekabet Kurumu internet sitesinden bir alıntı aktarayım:
Ekonomiye yaptıkları bu ağır tahribat nedeniyle karteller, rekabeti sınırlayan diğer eylemlerden farklı olarak değerlendirilmiş, en ağır şekilde cezalandırılmaları konusunda tüm dünyada mutabakata varılmıştır. Bu mücadelede kullanılan en yaygın yaptırım türü para cezalarıdır. Birçok ülke kartel oluşumunu caydırmak için ağır para cezaları uygulamaktadır. Ancak kartellerle mücadele sadece teşebbüslere verilen para cezaları ile sınırlı kalmamış, yöneticilere para cezasının verilmesi, hapis cezası uygulaması, özel hukukta ağır tazminat ödemeleri gibi başka yaptırımlarla da desteklenmiştir. Örneğin ABD’de para cezası yanında kartel oluşumunun içinde yer alan kişilere 10 yıla kadar hapis cezası verilebilmektedir. Kartellere karşı hapis cezasının uygulandığı ülkelerden olan İrlanda’da Ekonomi Bakanı, ilk bakışta ağır görülen hapis cezasını şu şekilde savunmuştur: "Çoğu insan, caddede biri yankesicinin kendisini soyacağı duygusundan dehşete düşer ve bu fiziksel müdahaleyle sadece birkaç poundu çalan suçluların hapse atılmalarını destekler. Ancak,birkaç kâğıdın karıştırılması ve rakamların çarpıtılmasıyla bir kartel anlaşmasının yapılması ve milyonların çalınması her nasılsa adli suç kabul edilmemektedir".

Türkiye'de rekabeti ihlal eden firmalar ve yöneticilerine maddi cezalar uygulanmakta ise de yönetici gibi gerçek kişilere henüz hapis cezası yok. Ancak bazı Avrupa ülkelerinde uygulanmakla birlikte rekabet ihlallerinde hapis cezasının diğer ülkerde de yaygınlaşması bekleniyor.

Economist'in must-read bir makalesinde de rekabet ihlallerinde en caydırıcı cezanın "hapis" olduğu belirtiliyor: Habere göre, İngiliz rekabet otoritesi Office of Fair Trade'in (OFT) şirket yöneticilerine yönelik anketinde en korkulan cezanın hapis olduğu ortaya çıkmış. Hapis cezasını ardından "iş dünyasından men", "itibar kaybı", "maddi cezalar" ve "özel zararlar*" gelmekte.

* "private damages"'in Türkçesinden emin olamadım. :)

29 Ocak 2009 Perşembe

Bedava dağıtılan kömürde rekor!

Hayır, bedava dağıtılan kömürün miktarıyla ilgili bir rekor değil bu.
Radikal'in haberinde, ODTÜ Fen Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Semra Tuncel, Ankara'da dağıtılan kömürlerle ilgili yaptığı analiz sonucunda;

"Yardım kömüründe bulunan arsenik miktarı dünyada literatüre geçmiş en yüksek miktar olan 410 PPM'nin çok üstünde. Kömürdeki arsenik miktarı 530 PPM düzeyinde çıktı ki bu daha önce görülmemiş, dünyada görülmemiş bir düzey"

açıklamasını yapmış.

Tahmin edebileceğini gibi bu oran Çevre Bakanlığı'nın belirlediği standartların da üstünde.

Oha abicim ya naptınız siz.....?

27 Ocak 2009 Salı

Toparlanmanın 2010'u bulacağını söyleyen sadece Merkez Bankası değil.

Merkez Bankası 15 Ocak 2009 tarihli Para Politikası Kurulu toplantısının özetindeki "...2010 yılının baslarından itibaren küresel ekonomide kademeli bir toparlanmanın baslayacağı..." öngörüsünde yalnız değil.

IMF de IMF Survey Magazine'deki son açıklamasında küresel krizin derinleştiğini ve çevre ülkelere yayıldığını, toparlanmanın 2010'u bulacağını belirtmekte.

Hoş, Merkez Bankası'nın kötü senaryosu gerçekleşirse tarih olarak 2010'un ortalarının işaret edildiğini de belirteyim. Ha bu arada, olumlu mu bilmem ama bu gidişatla 2009 yıl sonu enflasyonun, %7,5'lik hedefin altında kalacağı da vurgulanmakta.