11 Eylül 2007 Salı

Bir reklam ve nokta-virgül karmaşası

HSBC'nin şu aralar yayında olan ve 6000 ytl krediye kadar % 1,49 faizle -daha üstüne % 1,69 faizle- kredi verdiğine dair reklam filminin linki aşağıda:

http://www.youtube.com/watch?v=n4wCBputT9w

Şimdi bu reklamda ilk başta sorun yok gibi. Ancak bir hata var. Türkçe'de ondalık ifadeler -İngilizce'nin tersine- virgül ile ayrılır. Binlik sınıflandırmada ise -yine İngilizce'nin tersine- nokta kullanılır.

Yani reklamdaki faiz oranı olarak sunulan 1 nokta 49 sayısı Türkçe'de mevcut değildir. Türkçe'de 1 virgül 49 vardır.

Aslında bu sorunun varlığından öte nedenselliği tartışılabilir bir durum. Çoğu Türk öğrenci, özellikle yurtdışı kaynaklardan veriler kullanan ya da yabancı kaynaklı yazılımlar kullanan -kaç yazılım Türkçe kaynaklı ki- birçok kişi bu sorunu yaşamıştır; acaba sayıların arasına nokta mı koysam virgül mü koysam diye.

Cevap basit, Türkçe yazıyorsanız ondalık sayılara virgül 1,49 ve binlik sayılara nokta 1.234.000 konur. Hatta ikisinin de kullanıldığı bir örnek olarak 1.234.000,50 verilebilir.

Ancak son rakamı İngilizce bir metinde kullanmak istiyorsanız
1,234,000.50 şeklinde, yani Türkçe'nin tam zıttı şeklinde yazmanız gerekirdi.

Aslında Türkçe'de böyle bir kural varken hesap makineleri, yabancı yazılımlar gibi ortamlarda nokta-virgülü mecburen Türkçe'ye uygun olmayan bir şekilde kullandığımız oluyor. Hatta buna git gide alışıyor da gibiyiz. Bizim uygulamamız doğru ya da yanlış tartışılabilir, bir ülkede dilin kullanımı için kurallar konulması bile tartışılabilir ancak şu aşamada, konulacak bir sıfırın ya da virgülün çok çok önemli olabileceği mali hesaplar, kanuni metinler, ilanlarda bu ikilemi görmezden gelip yanlış ifadeler kullanılması gayet acemice.

HSBC'nin reklam ajansına güzel animasyon, hoş fikir demekle birlikte tanıtacakları ürünleri biraz daha dikkatli araştırmalarını tavsiye ediyorum.

PS: Bu arada büyük olasılıkla harf devrimine kadar giden bu durumun açıklamasını bilen varsa bana bi yollayabilir. Hoş olur. :)

9 Eylül 2007 Pazar

Kahraman Bakkallar, Hipermarketler ve Vergi

Bugün gazetede okuduğum bir haberde kırtasiyelerin okulların açıldığı şu günlerde süper ve hipermarketlerdeki kiloyla defter, kalem v.b. gibi kampanyaları hakkındaki şikayetleri vardı. Kırtasiyeciler, aylar boyu okulların açılmasını beklediklerini ancak hipermarketlerde satılan kırtasiye malzemelerinin kendi gelirlerini azalttığından dem vuruyordu.

Bu aslında yıllardır tartışılan bir konu. Ferhan Şensoy'un bir oyunuı gibi kahraman bakkal süpermarkete karşı bir durum var ortada. Ben de, çoğu dark-side olmayan iktisatçı gibi, nice tartışmalarda bakkal, kasap, kırtasiye gibi mahalle dükkanlarının hipermarketlerin kurulmasıyla ve çoğalmasıyla gittikçe zorlanmaya başladığını, onlara destek olmamız gerektiğini zira sermaye desteği ile kurulan hipermarketlerin sadece geçimini sağlayan, günlük iletişimimizin olduğu, merhabalaştığımız bakkal amcaları ezdiğini ileri sürerdim.

Ancak bir mesele hep aklımdaydı. Vergi!

İstanbul'a bir gidişimde, bir arkadaşımla, bir giysisini tamir ettirmek için bir terziye uğramıştık. Kadıköy'de bir pasajda olan bu terzinin vergi levhasına göz attığımda 2006 için 160 ytl küsür gelir matrahı beyan ettiğini hayretle gördüm. Adam açık açık vergi kaçırıyordu.

Ama bu durumun bayağı yaygın olduğu bilinen bir gerçek. Özellikle o bakkal amcalar, abiler doğru düzgün vergi vermiyor. Düşünün bir, -çoğunun ismi artık market olsa da- mahallenizin bakkalından, kuruyemişçisinden aldığınız herhangi bir şey için size siz istemeden fiş kesiyorlar mı? Hayır!

Tamam, bunun birçok açıklaması olabilir. Sonuçta bakkalın herkese fiş kesmesi pratik değil. Bir çocuk gelip 25 kuruşa çerez alıyor, başkası gelip sadece bir kola alıyor. Hatta bakkal fiş kesmek istese bile müşteri bunu istemeyebiliyor. Ancak bu durum sonucu değiştirmiyor. Bakkalların, kırtasiye gibi küçük esnaf'ın devletin vergi gelirlerine katkısı gelirlerine oranla çok çok az. Ücretli bir çalışan olarak ben her ay, yazımın başında bahsettiğim terzinin bir yılda ödediğinin iki katı vergi ödüyorum devlete. Ve yıllık gelirimin Kadıköy'de bulunan o terziden çok çok fazla olduğunu da hiç mi hiç sanmıyorum.

Öte yandan süpermarketler bir dereceye kadar olsa da hipermarketler, zincir satış mağazaları satın aldığınız her şeye fiş kesiyorlar. Belki onların denetimi daha sık olduğu için belki de kendi depo sayımları için bunu yapıyorlar ama sonuç değişmiyor. Perakende sektöründe vergi verimliliği söz konusu olduğunda hipermarketler bakkallara fark atıyor. Daha çok vergi ödemelerinden bahsetmiyorum. Vergi/gelir oranından bahsediyorum...

Şimdi bu yazının başında bahsettiğim kırtasiyecilere dönelim. Kilo ile defter satan bu şikayetçilerin acaba ne kadarı doğru düzgün vergi veriyor? Belki de "ne kazanıyoruz ki vergi verelim" diyeceklerdir bu soruya. Ama hipermarketler bu kadar fazla yokken de onlar vardı ve yine de adam gibi vergi veriyor olduklarını hiç sanmıyorum. Klişe bir laf olacak ama -her ne kadar vergi adaleti sorgulanabilir olsa da, her ne kadar vergi belimizi büküyor dense de- vergilendirilmiş kazancın kutsal olduğuna inanıyorum ve vergi vermeyen kahraman bakkalı hipermarkete karşı savunurken "ya vergi" sorusuna karşı gardım yok!

Yani, son söyleyeceğim şu ki,

-Bakkal amca seni severim, Fransa'dan, Belçika'dan gelmiş sermayelerle kurulmuş, 100 bakkalın yapabileceği kadar günlük satış hacmine sahip bu hipermarketlere, süpermarketlere karşı seni sonuna kadar savunurum ama sen de vergi vermezsen kusura bakma ahlamaların vahlamaların umrumda olmaz...