26 Kasım 2007 Pazartesi

Etkileşim, Facebook ve Ekşi Sözlük

Facebook,

Son birkaç aydır Türkiye'de inanılmaz bir hızla büyüyen gelişen bir site. Dünya'da da Türkiye'dekine benzer bir süreçle gelişen ve şu anda en çok tıklanan site.

Bu siteyi ilk kez "Dünyanın en çok tıklanan siteleri" adıyla yabancı bir dergi de (Time'dı galiba) görmüştüm. Google, msn, Yahoo gibi sitelerin yanında ne olduğunu bilmediğim bir siteyi görünce şaşırmıştım. Çalıştığım kurumda girmeye çalıştığımda ise bloklu olduğunu görmüş sonra üzerinde durmamıştım.

Ama sonra bir arkadaşımın düğününde "A... fotoğrafları paylaşırdım ama Facebook'un var mı?" gibi bir soru geldi. "Nedir yahu bu Facebook?" demeye kalmadan kaydolmuş ve onlarca arkadaşıma da davet göndermiş bir halde buldum kendimi...

Bu şekilde kaydolduğunuzda e-mail kullanıcı adı ve şifrenizi isteyerek e-mail sağlayıcınızda kayıtlı tüm adreslere (istediklerinizi eleyerek) davetiye gönderen bir sistemle bu sitenin bu kadar yayılması oldukça doğal. Ancak bence sitenin bu kadar popüler olmasının temel nedeni farklı.

Applicationlar!

Evet çoğu kişinin de bildiği gibi bu özellik sitenin bu kadar tıklanmasının ardındaki temel nedendir. Çünkü applicationları site sahipleri değil kullanıcılar geliştirmektedir. Bu durum her gün onlarca yeni applicationun siteye eklenmesi sonucunu doğurmaktadır. Aslında çok zor kodlar değil bunlar. Yani "rakı sofrası applicationı" ekleyerek bir arkadaşınıza rakı ve beyaz peynir resmi yollamanızı sağlayan bir sistemi kurmak için yoğun uğraşlar gerektirecek bir program bilgisine ihtiyacınız yok. Facebook sitesinin altyapısı bu şekilde küçük kod kümeleri geliştirmenize olanak sağlayan bir çerçeveye sahip.

İşbu applicationlarla site herkes için öznelleşiyor. Bu durum da herkesi sürekli olarak siteye girmeye yönlendiriyor. Çünkü karşınızda hi5 ya da yonja gibi durağan bir ölü bir sistemden öte application'larla yaşayan canlı bir sistem var. Her akşam girdiğinizde anasayfanızda mutlaka değişik birşey görüyorsunuz. Bazen bir arkadaşınız bir fotoğraf yollamış oluyor, bir grubunuzda entersan bir tartışma dönüyor, hoşlandığınız kişiden bir mesaj alıyorsunuz ya da "hey beni hatırladın mı ilkokuldan Zülfü" diye bir "friend request" görüyorsunuz.

ya da

yüzlercesi arasında seçtiğiniz applicationlarla sanal oyuncuklar oynuyorsunuz. Kendinizi arkadaş grubunuz içinde karşılaştırarak (Compare People Application) "Best potantial father" mısınız "'2nd best dancer" mısınız görüyorsunuz. Vampire Application ile bir ısırık alıyor, Jedi Application ile sinir olduğunuz adamla savaşıyorsunuz.

Sonuçta karşınızda tamamen etkileşimli ve canlı bir sanal varlık durmakta. İşte temel olarak applicationlarla beslenen bu varlığın canlılığı internet sitelerinin geleceği hakkında önemli bir ipucu veriyor. "Etkileşim"

Etkileşimi kullanan bir site daha var.

Ekşi Sözlük (ya da popüler yazımıyla ekşisözlük).

Aslında ekşisözlük'ün de popüleritesinin oluşumu Facebook'la benzer. Ekşi'de de içerik, tıpkı applicationlarda olduğu gibi, kullanıcılarla oluşturuluyor. Bu gönüllü hareket, bir sitenin maliyetini kaldıramayacağı içeriği binlerce ücretsiz "yazar/kullanıcı" oluşturuyor. Söz konusu güncellik de siteye "canlılık" kazandırıyor. İşte evinde yalnız oturan bireyin de istediği bu. Canlı bir varlık. Kendisine tepki vereceği, kimi zaman kızacağı ama her şeyden önemlisi sürekli değişen bir varlık.

Facebook'ta bunu application'lar, ekşisözlük'te bunu entry'ler sağlamakta. Bu iki site, internette etkileşimi doğru kullananların ancak varolabileceğini ispatlamakta bize.


PS: Çalıştığım kurumda bloku kaldırılan Facebook, bir anda popülerleşmesi ve çalışanların fazla vakit harcaması üzerine kısa bir süre sonra tekrar bloklandı.

:)

11 Ekim 2007 Perşembe

Alışveriş için otelde kalmak: Outlet Oteller

Amerika, Avrupa'da olan outlet alışveriş otelleri Türkiye'ye de geliyormuş. Referans'ın haberine göre Pendik, Bayrampaşa, Susurluk'ta projeler varmış.

Bu otellere tatil ve dinlenmek amaçlarının yanı sıra hemen yanlarında bulunan büyük outlet mağazalarda alışveriş yapmak için gidiyormuşsunuz. Hem tatil yapıp hem de sağlam bir alışveriş yapıp geri dönüyorsunuz.

"Şu kadar alışveriş yapana otelde şu kadar indirim" gibi kampanyalarla çekilen müşterilere güvenen bu projelerinin yatırımcılarının temel dayanağı "ABD'de normal bir alışveriş merkezinde kişi başına harcama miktarı 47 dolarken, bu rakam outlet centerlar'da 240 dolara kadar çıkıyor" (Referans, 6.10.2007) verisi olmalı.

Enteresan. Tüketim için Otel... Fena fikir değil... :)

11 Eylül 2007 Salı

Bir reklam ve nokta-virgül karmaşası

HSBC'nin şu aralar yayında olan ve 6000 ytl krediye kadar % 1,49 faizle -daha üstüne % 1,69 faizle- kredi verdiğine dair reklam filminin linki aşağıda:

http://www.youtube.com/watch?v=n4wCBputT9w

Şimdi bu reklamda ilk başta sorun yok gibi. Ancak bir hata var. Türkçe'de ondalık ifadeler -İngilizce'nin tersine- virgül ile ayrılır. Binlik sınıflandırmada ise -yine İngilizce'nin tersine- nokta kullanılır.

Yani reklamdaki faiz oranı olarak sunulan 1 nokta 49 sayısı Türkçe'de mevcut değildir. Türkçe'de 1 virgül 49 vardır.

Aslında bu sorunun varlığından öte nedenselliği tartışılabilir bir durum. Çoğu Türk öğrenci, özellikle yurtdışı kaynaklardan veriler kullanan ya da yabancı kaynaklı yazılımlar kullanan -kaç yazılım Türkçe kaynaklı ki- birçok kişi bu sorunu yaşamıştır; acaba sayıların arasına nokta mı koysam virgül mü koysam diye.

Cevap basit, Türkçe yazıyorsanız ondalık sayılara virgül 1,49 ve binlik sayılara nokta 1.234.000 konur. Hatta ikisinin de kullanıldığı bir örnek olarak 1.234.000,50 verilebilir.

Ancak son rakamı İngilizce bir metinde kullanmak istiyorsanız
1,234,000.50 şeklinde, yani Türkçe'nin tam zıttı şeklinde yazmanız gerekirdi.

Aslında Türkçe'de böyle bir kural varken hesap makineleri, yabancı yazılımlar gibi ortamlarda nokta-virgülü mecburen Türkçe'ye uygun olmayan bir şekilde kullandığımız oluyor. Hatta buna git gide alışıyor da gibiyiz. Bizim uygulamamız doğru ya da yanlış tartışılabilir, bir ülkede dilin kullanımı için kurallar konulması bile tartışılabilir ancak şu aşamada, konulacak bir sıfırın ya da virgülün çok çok önemli olabileceği mali hesaplar, kanuni metinler, ilanlarda bu ikilemi görmezden gelip yanlış ifadeler kullanılması gayet acemice.

HSBC'nin reklam ajansına güzel animasyon, hoş fikir demekle birlikte tanıtacakları ürünleri biraz daha dikkatli araştırmalarını tavsiye ediyorum.

PS: Bu arada büyük olasılıkla harf devrimine kadar giden bu durumun açıklamasını bilen varsa bana bi yollayabilir. Hoş olur. :)

9 Eylül 2007 Pazar

Kahraman Bakkallar, Hipermarketler ve Vergi

Bugün gazetede okuduğum bir haberde kırtasiyelerin okulların açıldığı şu günlerde süper ve hipermarketlerdeki kiloyla defter, kalem v.b. gibi kampanyaları hakkındaki şikayetleri vardı. Kırtasiyeciler, aylar boyu okulların açılmasını beklediklerini ancak hipermarketlerde satılan kırtasiye malzemelerinin kendi gelirlerini azalttığından dem vuruyordu.

Bu aslında yıllardır tartışılan bir konu. Ferhan Şensoy'un bir oyunuı gibi kahraman bakkal süpermarkete karşı bir durum var ortada. Ben de, çoğu dark-side olmayan iktisatçı gibi, nice tartışmalarda bakkal, kasap, kırtasiye gibi mahalle dükkanlarının hipermarketlerin kurulmasıyla ve çoğalmasıyla gittikçe zorlanmaya başladığını, onlara destek olmamız gerektiğini zira sermaye desteği ile kurulan hipermarketlerin sadece geçimini sağlayan, günlük iletişimimizin olduğu, merhabalaştığımız bakkal amcaları ezdiğini ileri sürerdim.

Ancak bir mesele hep aklımdaydı. Vergi!

İstanbul'a bir gidişimde, bir arkadaşımla, bir giysisini tamir ettirmek için bir terziye uğramıştık. Kadıköy'de bir pasajda olan bu terzinin vergi levhasına göz attığımda 2006 için 160 ytl küsür gelir matrahı beyan ettiğini hayretle gördüm. Adam açık açık vergi kaçırıyordu.

Ama bu durumun bayağı yaygın olduğu bilinen bir gerçek. Özellikle o bakkal amcalar, abiler doğru düzgün vergi vermiyor. Düşünün bir, -çoğunun ismi artık market olsa da- mahallenizin bakkalından, kuruyemişçisinden aldığınız herhangi bir şey için size siz istemeden fiş kesiyorlar mı? Hayır!

Tamam, bunun birçok açıklaması olabilir. Sonuçta bakkalın herkese fiş kesmesi pratik değil. Bir çocuk gelip 25 kuruşa çerez alıyor, başkası gelip sadece bir kola alıyor. Hatta bakkal fiş kesmek istese bile müşteri bunu istemeyebiliyor. Ancak bu durum sonucu değiştirmiyor. Bakkalların, kırtasiye gibi küçük esnaf'ın devletin vergi gelirlerine katkısı gelirlerine oranla çok çok az. Ücretli bir çalışan olarak ben her ay, yazımın başında bahsettiğim terzinin bir yılda ödediğinin iki katı vergi ödüyorum devlete. Ve yıllık gelirimin Kadıköy'de bulunan o terziden çok çok fazla olduğunu da hiç mi hiç sanmıyorum.

Öte yandan süpermarketler bir dereceye kadar olsa da hipermarketler, zincir satış mağazaları satın aldığınız her şeye fiş kesiyorlar. Belki onların denetimi daha sık olduğu için belki de kendi depo sayımları için bunu yapıyorlar ama sonuç değişmiyor. Perakende sektöründe vergi verimliliği söz konusu olduğunda hipermarketler bakkallara fark atıyor. Daha çok vergi ödemelerinden bahsetmiyorum. Vergi/gelir oranından bahsediyorum...

Şimdi bu yazının başında bahsettiğim kırtasiyecilere dönelim. Kilo ile defter satan bu şikayetçilerin acaba ne kadarı doğru düzgün vergi veriyor? Belki de "ne kazanıyoruz ki vergi verelim" diyeceklerdir bu soruya. Ama hipermarketler bu kadar fazla yokken de onlar vardı ve yine de adam gibi vergi veriyor olduklarını hiç sanmıyorum. Klişe bir laf olacak ama -her ne kadar vergi adaleti sorgulanabilir olsa da, her ne kadar vergi belimizi büküyor dense de- vergilendirilmiş kazancın kutsal olduğuna inanıyorum ve vergi vermeyen kahraman bakkalı hipermarkete karşı savunurken "ya vergi" sorusuna karşı gardım yok!

Yani, son söyleyeceğim şu ki,

-Bakkal amca seni severim, Fransa'dan, Belçika'dan gelmiş sermayelerle kurulmuş, 100 bakkalın yapabileceği kadar günlük satış hacmine sahip bu hipermarketlere, süpermarketlere karşı seni sonuna kadar savunurum ama sen de vergi vermezsen kusura bakma ahlamaların vahlamaların umrumda olmaz...

12 Temmuz 2007 Perşembe

Ortodoks İktisat vs. Heterodoks İktisat

Merhaba,

IHT'de okuduğum bir makale hoşuma gitti. İktisat biliminde serbest piyasa hakimiyetini eleştiren bir söylemi olan NYT kaynaklı bu makalede University of California'dan David Card "Fiyat ayarlamalarının kötü, serbest ticaretin iyi bir şey olduğunu söylemezseniz ehil bir iktisatçı sıfatını kaybedersiniz"[1] diyor. Bunun karşısında Chicago Üniversitesi'nden Philip J. Reny "Teori ve metodlar, verilerde bulunmayan kişisel yargı ve önermeleri engellemek için öğretilir". Tüm bilimler gibi iktisat biliminin alanının da yavaş değiştiğini söyleyen Reny, "Eğer kanıt varsa değişime yönelik bir hamle olacaktır" diyor.

Birçok ekonomistin görüşünü alan yazıyı okumanızı tavsiye ederim. Okuduktan sonra da Mankiw'in bu makale hakkındaki yorumunu ve makalede "dolaylı bir şekilde olsa da serbest ticareti eleştiren herkese dönek gibi davranılıyor"[2] diyen Fed eski başkan yardımcısı ve Princeton Hocası Blinder'a eleştirisini okuyabilirisiniz.






[1] "You lose your ticket as a certified economist if you don’t say any kind of price regulation is bad and free trade is good"
[2] "What I've learned is anyone who says anything even obliquely that sounds hostile to free trade is treated as an apostate"

9 Temmuz 2007 Pazartesi

Orijinal Demokrasi

Selamlar,

İzlemeyenler için Radikal Gazetesi'nin "Orijinal Demokrasi" adlı reklam filminin Youtube linkini vermek istedim. Açıkçası bu reklam benim çok hoşuma gitti ve demokrasi idealine inanan, oldukça hoşgörülü ve özgürlükçü biri olmama rağmen hâlâ bazı demokrasi, dil özgürlüğü gibi taleplerde rahatsız olmamın ne kadar mantıksız olduğunu eğlenceli bir şekilde gösterdi.

Reklam burada efenim:
http://www.youtube.com/watch?v=x9A9WJNGY-Q

Bu reklamı Cumhuriyet'in "amanin demokrasi elden gidiyor farkında mısınız" modlu reklamıyla karşılaştıran İsmet Berkan'ın köşe yazısına da bir göz atabilirsiniz:
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=226523

31 Mayıs 2007 Perşembe

"Sosyal bilimlerin en katı alanı"

Aşağıdaki satırlar Erol Göka'nın "Türk Grup Davranışı"[1] adlı kitabından alıntıdır. Sencer Divitçioğlu'nun deyimi de olsa iktisat için "sosyal bilimlerin en katı alanı" nitelemesi bana doğru ve eğlenceli geldi. Ben de bu katı alan üzerine -Divitçioğlu'na benzer bir şekilde- yumuşak bir alanda iletişimde master yaptığım için bir yakınlık duydum. :) paylaşayım dedim...

Beşeri bilimler bir manzara resmi gibi ama bu resme de yakından baktığımızda beşeri bilim dallarının çok farklı yerleşimler gösterdiği, aralarında oldukça önemli farklılıklar olduğu görülecektir. Beşeri bilimlerin bu karmaşık yapısını, uzun yıllar sosyal bilimlerin "en katı alanı" dediği iktisatta çalıştıktan sonra, bakışına tarihsel boyut kazandırmak istediği için sosyal bilimlerin "en yumuşak alanı" dediği tarihte, özel olarak Türk tarihinde incelemelere girişen Sencer Divitçioğlu[2], çok iyi farketmiştir.

[1] Erol Göka, Türk Grup Davranışı, Aşina Yayınları, Ankara, 2006 :5
[2] Sencer Divitçioğlu, Ortaçağ Türk Toplumları Hakkında, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2001:37

7 Mayıs 2007 Pazartesi

Kızılay Maden Suyu ve Rekabet

BU YAZIYI YAZDIKTAN SONRA, YAZININ TEMEL ÇIKIŞ NOKTASINI OLUŞTURAN "KIZILAY İÇİN KIZILAY MADEN SUYU İÇİN" SLOGANINI YANLIŞ HATIRLADIĞIMI ANLADIM. ASLINDA SLOGAN "SAĞLIĞINIZ İÇİN KIZILAY MADEN SUYU İÇİN" OLACAKTI. DOLAYISIYLA TEMELİ SARSILAN BİR YAZI OLDUĞU İÇİN DİKKATE ALINMAMASINI İSTİYORUM. ÖTE YANDAN HATALI BİR YAZI ÖRNEĞİ OLARAK KALMASININ DAHA MANTIKLI OLDUĞUNA KARAR VERDİM.
:)








Geçenlerde bir afişte Kızılay Maden Sularının bir reklamını gördüm. Ve aklıma serbest piyasa bağlamında rekabeti ile bu afiş hakkında bir şeyler yazmak geldi.

Maden Suyu Vikipedi'ye göre "jeolojik ve fiziksel olarak koruma altında tutulan yeraltı sularından kuyu açılarak veya kaynaktan doldurularak elde edilmiş, çözünmüş katı madde içeriği toplam 250 ppm'den daha az olmayan sulara verilen isimdir." Maden suları yerin en derin katmanlarından karbondioksitin yarattığı basınçla yeryüzüne çıkan ve bu çıkış süresince geçtiği her katmandan birçok minerali bünyesine katarak zenginleşen sulardır. Vücudun sodyum, potasyum, magnezyum, fosfat gibi minerallerini dengelemesinde yardımcı olduğu gibi kimi yörelerde "şifalı su" tabirini hakedecek birçok yararlı özelliğe sahiplerdir.

Kızılay Maden Suları 1926'dan beri üretilen bir ürün. Hatta üretimi için Atatürk bile destek vermiş. Bunun yanında yıllardır hemen herkesin tanıdığı, aşinalığı olduğu bir marka. Bir "marka" denilebilir ama ününü reklamlarla, iletişim çalışmalarıyla değil uzun zamanlı, yıllara yayılan, standardını ve kalitesini koruyan bir ürün olarak markalaşmıştır. Reklama fazla yatırım yapmadıkları ortada ancak tektük örnek olarak benim Kızılay Maden Suyu denince ilk aklıma gelen resmi kurumlarda masalardaki takvimlerdeki iletişim çalışmalarıdır. Evet şöyle bir düşününce eminim çoğumuz hatırlayacaktır zira Kızılay'ın simgesi olan kızıl ay (!) şeklini taşıyan ve küçük boyutlarda 365 sayfadan oluşan bu kızılay takvimcikleri her güne bir safa ayırıp bir ajanda şeklinde resmi kurumlarda hâlâ kullanılmaktadır.


Çok fazla reklam yapmayan bir ürün olmasına rağmen geçenlerde bir afiş dikkatimi çekti. Afişte "Kızılay için kızılay için!" sloganı kullanılmaktaydı. Yani "Kızılay Derneği'ne yardım için Kızılay Maden Suyu içiniz" demenin oldukça özet ve güzel sloganlaşmış cümlesi. Ancak her ne kadar bu afişi ve çalışmayı beğendiysem de ortada bir sorun var. Rekabetin bozulması! Aslında buna haksız rekabet denilebilir belki ama kanuni olarak "haksız rekabet" Türk Ticaret Kanunu'nun kapsamına giren bir durum. Oysa benim bahetmek istediğim şey Rekabet Kanunu[1] dahilinde olabilecek gri bir bölgede.

Kızılay, belki piyasada satılan en kaliteli en iyi sodaları üretiyor olabilir. Ancak -her ne kadar bir yardım derneğinin ürünü olduğu aşikarsa da- bir yardım derneği olduğunun reklamlarında vurgulanması piyasadaki diğer maden suyu üreticileri için haksız rekabete yol açmakta. Düşünsenize, bir ürün üretip satmaya çalışıyorsunuz ancak rakibiniz "Beni satın alırsanız daha az insan ölür, hasta olur, açıkta kalır" şeklinde bir iletişim temasıyla karşınıza çıkıyor. Çeşitli varsayımla altında bu bir "gerçek"se de maden suyu piyasasında rekabetin eksik olduğu aşikardır. Burada vurgulamak istediğim konu devletin, vergilerle desteklenen bir işletmenin maden suyu üretmesi ya da üretmemesi değil; kendisine verilen, bahşedilen, gift edilen rolü reklamlarında sınırsızca kullanmasıdır.

Yani şöyle özetleyebilirim, bir firmanın rakibi ürünü karşılığında başkasına verilecek bir hayat vaadediyorsa o piyasada rekabet sorunu vardır

Aslında bu sadece Kızılay Maden Sularıyla ilgili bir sorun değil tabii ki. Çok derin teorik ve uygulama tartışmalarının olduğu temel bir sorun. Devlet ve piyasa rekabeti üzerine binlerce sayfa yazı yazılmıştır. Bir çok sektör hakkında bu tartışma yapılıyor. Yıllar önce Garanti Bankası'nda staj yapan bir üniversite öğrencisiyken geç olduğu için iş çıkışında Banka Müdürü'nden beni yolu üzerindeki otobüs durağına bırakmasını istemiştim. Yolda konuşurken bana piyasadaki devlet bankalarının varlığının rekabeti bozduğundan bunun da piyasa etkinliğini azalttığından bahsetmişti. Evet serbest piyasada devletin düzenleyici ve denetleyici haricinde bir piyasa oyuncu olması sorunlu bir konu. Tamam, enerji, telekom, uzay, havacılık, madencilik gibi yüksek ölçekte giriş sermayesi gerektiren alanlar için kamu öncü bir rol üstlenebilir ancak bir piyasayı rekabete açıp sonrasında vergilerle beslenen bir işletmeyi onun içine oyuncu olarak sokmak akla yatkın değil. Ha burada ben devlet ekonomide var olmalı mı olmamalı mı konusunu tartışmıyorum. Ben -eğer liberal bir ekonomi seçilmişse- devletin de bu ekonomi içinde kendisinie biçilen rolu oynaması gerektiğini düşünüyorum.

Neyse, sonuç olarak Kızılay'ın -her ne kadar tüm gönlümce desteklediğim, saygı duyduğum, önem atfettiğim bir dernek olsa da- derneğe destek olarak yürüttüğü ticari bir ürün için reklamlarında bu ulvi görevine atıf yapması sorunlu bir durum.



[1] Rekabet Kanunu’nda yasaklanan davranışlar için “haksız rekabet” kavramının kullanılması yanlıştır. Rekabet kuralları, rekabeti kısıtlayıcı, bozucu ya da önleyici teşebbüs ya da teşebbüs birliği davranışlarını yasaklamaktadır. Rekabet Kanunu'nda yasaklanan eylemler, haksız rekabet yaratan değil ancak mevcut rekabet düzenini bozan ya da bozmaya çalışan fiillerdir. Diğer yandan, esas olarak Türk Ticaret Kanunu’nda yer alan “haksız rekabet” kavramı, Rekabet Kanunu’nun kapsamında olmayan eylemleri içermektedir. Ticaret Kanunu’ndaki haksız rekabeti düzenleyen maddeler (56'ncı madde vd.); teşebbüslerin rekabet etme haklarını iyiniyet kurallarına aykırı bir şekilde kullanarak ticari faaliyette bulunmalarını yasaklamakta ve kişileri rekabet hakkının suistimaline karşı korumaktadır.(http://www.rekabet.gov.tr/sorular.html)

18 Mart 2007 Pazar

Küresel Isınma ve Diesel Reklamı




Merhaba,

Bugün de iletişim alanında bir yazı yazayım dedim. Aslında bir dergideki bir reklamı görünce bunu sizlerle paylaşmak istedim. Yanda görebileceğiniz gibi Diesel markasının iki dergi reklamı var. Sağ alt köşede "Global Warming Ready" yazısıyla Diesel'in yeni ürünlerinin "küresel ısınmaya hazır" olduğu vurgulanmış. Aslında bahar-yaz ürünlerinin tanıtımını yapmayı amaçlayan bu reklamlarda küresel ısınmanın bu şekilde kullanılmasını ilginç buldum.

Aslında yanda resimleri olan reklamı taradığım dergiden öte bu "Global Warming Ready" kampanyasının başka görsellerle de desteklendiğini gördüm. Örneğin buradaki videosu ile firma küresel ısınmanın sebep ve sonuçlarını gayet sade ve etkileyici görüntülerle anlatmakta (bahsi geçen video http://www.diesel.com/ da izlenebilir) ancak filmin sonuna doğru "hold on!... global warming cannot stop our lives" diyerek Diesel'in söz konusu kampanyasıyla ilgili aslında küresel ısınmanın çok da fena bir şey olmayacağını söyleyen , resimlere geçmekte. Kampanyanın başka görsellerine de buradan bakabilirsiniz.
Reklam hakkında biraz araştırma yaparken Washington Post'tan Libby Copeland'ın bu kampanyayla ilgili yazısını okudum ve kampanya afişlerini daha derinden incelemem gerektiğini anladım. Kampanyanın başka görsellerine bakıldığında, Amerika'nın ünlü başkan heykellerinin kazındığı Rushmore dağının bir plaj kenarı olduğunu, Paris'in egzotik bir ormana dönüştüğünü ya da İngiltere'nin akdeniz sahilleri gibi güneşli olduğunu vurgulayan, ya da yukarıdaki fotoğraf gibi küresel ısınma=strip-poker diyen kurgu fotoğraflar göze çarpıyor. Hatta çölün ortasında kalan Çin Seddi'nde dolaşan bir çift, sular altında kalan New York'ta güneşlenen insanlar, sadece İsa heykeli su üstünde kalan Rio'da tekneyle dolaşanlar... Yani fotoğraflar insanda "hakikaten ya... küresel ısınırsak her taraf plaj, günlük güneşlik olur" düşüncesini uyandırıyor. Şimdi düşündüklerimize geçelim:

Diesel öyle bir kesime hitap ediyor ki sanki "küresel ısınma olsun sizin için farketmez, nasıl olsa klimalı evleriniz, ısıtmalı arabalarınız, fiyatı 5 katına çıksa da domates, et alabilecek paranız, korumalarınız -hiç olmadı- küresel ısınmadan en az etkilenecek bir yere taşınacak gücünüz ve de Diesel'iniz var" demek istiyor bir anlamda. "Küresel ısınma mı hıh! O da neymiş?". Hatta bununla da yetinmiyor, "Küresel ısınma aslında iyi bir şeydir" mesajını iletiyor hedef kitlesine.
Copeland'ın yazdığına göre bir İtalyan firması olan Diesel'in yaratıcı yönetmeni Wilbert Das kampanyanın, küresel ısınmayı pozitif bir içerikle sunduğunu söylemekte. Das'a göre insanlar küresel ısınmayı ciddi bilimsel yapımlardan izlemeye alışmışlar. Oysa böylesi müşterilerin daha derin düşünmesi için daha büyük bir şok yaratıyormuş.

Küresel ısınmanın bu kadar tartışıldığı ve ciddiye alındığı bir dönemde bunu bir reklam malzemesi olarak kullanmak, karikatürize etmek reklamcılık açısından başarı sayılabilir. Gerçekten de başka giyim reklamları açısından şu dönem itibariyle dikkatimi çekebilmiş bir kampanya bu. Ancak küresel ısınmanın bu şekilde "sevimlileştirilmesi" dünyanın bu sorunu karşısında aslında en büyük paya sahip Diesel kesiminin bu durumu daha az ciddiye almasına neden olabilecek bir durumda. Hoş Diesel kesiminden bize ne diyebilirsiniz. Evet doğru. Ama bu durum bu kampanyayı haklı çıkarmaz!

Aslında kapitalizmin pazarlama çağında her şeyi bir pazarlama, fark yaratma unsuru olarak kullanılan bir yüzyılda bu duruma şaşırmamak gerekirdi belki. Bugüne kadar ürün satmak için milliyet mi kaldı kullanılmayan, din mi, trajedi mi... Küresel bir felaketin kapitalizasyonuna neden şaşıralım ki... Diesel'in, HD Ready televizyonlara atıf yaparmış gibi Global Warming Ready yazılı reklamlarına da şaşmamak gerekir aslında. Tüketim toplumunda yaşıyoruz ve tüketmemiz için yapılan her şey mübah!



Tüketiyorum öyleyse varım! lafı gerçek mi yoksa? Belki de şöyle demeli "Tüketiyorum öyleyse küresel ısınırım"

20 Şubat 2007 Salı

Türkiye'nin En Beğenilen Markaları

Merhabalar,

Yakın zamanda pazarlamadunyasi.com'da okuduğum bir haber hakkında bir şeyler yazmak istiyorum. Haber, KMG araştırma şirketi (zamanında HTP adını kullanırdı bu şirket, bilmeyenler için) yaptığı "Türkiye, Beklentiler, Tercihler, Beğeniler" adlı araştırmasının en beğenilen markalar çalışmasını konu ediyordu. Habere buradan ulaşabilirsiniz.


Habere göre en beğenilen markalar yanda görüldüğü gibi sıralanmış durumda.

İlk dikkat çeken durum Arçelik'in %44 gibi bir oranla "en beğenilen" birinci marka çıkması. Arçelik'i yine bir Koç grubu markası olan Beko izlemekte. Sonrasında ise Türkiye'nin gıda devi Ülker var. Liste genel olarak çok şaşırtıcı değil. Ancak satır aralarını okumakta fayda olacaktır.

Benim ilk dikkatimi çeken Coca Cola'nın en beğenilen 39. marka olabilmesi. Pepsi'nin marka liginde adı bile geçmiyor. Anlaşılan o ki, dünyanın en değerli markalarından Coca Cola ve Pepsi'nin, Ülker'in bir gıda markası olarak 3. Eti'nin de 22. olduğu listeye girebilmesi için Türk tüketicisini daha fazla etkilemesi gerekmekte.

Ancak bu durumu Türk tükecisinin Coca Cola'yı bir marka gibi değil de artık bir su, bir simit gibi görmesi şeklinde de açıklayabiliriz. Yani en beğendiğim marka su'dur diyen su tüketicisi sayısı nasıl az olacaksa Coca Cola'yı en beğendiği marka olarak ifade edecek "cola tüketicisi" sayısı az olacaktır diye bir hipotez öne sürelim:

Nasıl ki sistemler kendilerini karşıtlarıyla var eder ve meşrulaştırırlar, markalar da rakipleriyle "marka" sıfatlarını güçlendirir ve oturturlar. Şöyle ki, rakibi olmayan bir ürünün marka olarak algısıyla, oligopolik bir piyasadaki markaların algılanması farklı olabilmektedir. Arçelik'i düşünelim.

- Buzdolabınızı hangi marka aldınız?
- Arçelik marka aldık. Hep kullandığımız marka. Vesteller biraz daha genç işiydi.

türü bir diyalog ne kadar olasıysa;

- Colanızı hangi marka aldınız?
- Coca Cola marka aldık. Hep içtiğimiz marka. Pepsi biraz daha genç işi.

türü bir diyalog o kadar nadir görülebilmektedir.

Özetlersem, kapitalizm, sosyalizmin karşıtlığında kendini var edebilmiştir. Nasıl ki 1989'da sosyalizm çökmeye başlamıştır, kapitalizm de çöküş içine girmiştir. Immanuel Wallerstein, "Liberalizmden Sonra" adlı kitabında bundan söz eder. Sosyalizmin çöküşü, der Wallerstein, aslında liberalizmin de çöküşüdür. Zira kendine bir karşıt, bir zıt bulamayan bir liberalizmin meşruiyetini sürdürmesi zordur. Tabi sistem günümüzde olduğu gibi karşısına "terör" gibi yeni bir zıt bulmadığı sürece.

Heh, şimdi, Coca Cola'nın karşısında Pepsi var. Kabulümüz. Ancak Coca Cola, Pepsi karşısında o kadar baskın ki Coca Cola'yı bir marka olarak var edebilecek bir zıttı yok denilebilir. Aslında Coca Cola kendisine rakip olarak diğer cola şirketlerini değil, ayran, limonata hatta su gibi başka içecekleri hedef aldığını söylemektedir. Ancak bu durum Coca Cola'nın -sarsılmaz bilinirliğine rağmen- en beğenilen marka olarak ilk akla gelen 38 isim arasına sokamamıştır. Coca Cola aşırı bilinirliğinin kurbanı olmuş gibidir. tüketici Coca Cola'yı artık bir içecek markası olarak değil bir içecek olarak algılamaktadır.

Ha bu iyi midir? İyidir tabi. :)

10 Şubat 2007 Cumartesi

Veriler, verisizlik.

Merhaba,

Hemen bir konuyla başlamak istiyorum. Konumuz "verisizlik".

Dünyada herhangi bir konuda araştırma yapmak isteyenlerin en önemli ham maddesi veridir. Bir mühendis için de bir sosyal bilimci için de istatistiki veriler oldukça önemlidir kanımca. Kantitatif bir makale de çıkarsanız, kalitatif bir sosyal tespit de yapsanız söylediklerinizi istatistiklerle destekleyebilmek oldukça önemlidir. Ancak verilerini, bilginin bu önemi ona ulaşabilmeyi kolaylaştırmıyor da.

Bu "verisizlik" derdine tezimi yazmaya karar verdikten sonra düştüm. Tamam lisans öğrenimimde de verilerin, istatistiki bilginin öneminin az çok farkındaydım. Ancak ne yazık ki bu sorun "Ekonomik krizler ve tüketici davranışları"nı araştırırken karşıma kocaman, çelikten bir küp gibi dikildi. Bu bağlamda maliyet ve gizlilik karşımıza iki kardeş problem olarak çıkıyor.

Her iyi bir iş çıkarmak isteyen araştırmacı, yaptığı araştırmalarda olabildiğince derine ve ayrıntıya inmeye çalışır. Günümüzde makro verilerle tatmin olan çok az araştırmacı vardır. Ancak veriler mikrolaştıkça maliyetleri artıyor. Bugün sağlam bir çalışma için ihtiyaç duyulan basit bir istatistik için anketörlerin, uzmanların, araştırma şirketlerinin devreye girmesi gerekebiliyor. Bu verilerin güvenilir ve sağlam olması da o araştırmaya ayrılan bütçe ile doğru orantılı.

Bunun yanında veriler ayrıntılandıkça gizliliği de artıyor. Bugün tüketici davranışları hakkında Migros ya da Carrefour'da bir tıkla önünüze serilebilecek istatistikler gizlilik/firma politikası gibi nedenlerle kısıtlanıyor. Mesela TÜİK'in enflasyon sepeti ağırlıkları bir devlet sırrı niteliğindedir. 11 alt başlığa kadar inen sepet içeriklerinin ağırlıkları sadece 2 alt başlığa kadar (2. dereceden) yayınlanmaktadır.

Neyse, dediğim gibi tez çalışmamdaki en büyük sorun olan "verisizlik" gerçeğini sizinle paylaşmak istedim kısacak. Nerde bu devlet, nerde bu veriler, nerde çoraplarım?

Başlangıç

Selamlar,

İktisat üzerine iletişim-reklam masterı yapan bir öğrenci olmamın yanısıra "özerk" bir bankada memur olarak çalışmaktayım. Bu blogtaki amacım topluma, insanlara görüşlerimi aktarmaktan öte yazı yazarak kişinin bilgisini toparlayabilmesi, araştırma yapmak için motivasyon bulması ve somut bir şeyler üretebilmenin verdiği hazdır.

Bu blogta iktisat, tüketici davranışları, politik-iktisat'tan oluşan bir çerçevede yazılar yayınlamak niyetindeyim. Umarım sürekli ve etkin bir blog ortaya çıkarabilirim.